Tüm bir sonbahar fotoğraf düşünüyor, fotoğraf konuşuyoruz! Türkiye’deki fotoğraf festivalleri artık olgunlaştı, her sene benzer yüksek standardı tutturuyorlar. Pek çok şehirde dernek ve vakıfların öncülüğünde düzenlenen fotoğraf günleri ve buluşmaları da eklenince bu mevsimimiz, sergiler, söyleşiler, portfolyo değerlendirmeleri ve imza günleriyle geçiyor.

Ancak her buluşma sonrasında içimde aynı eksiklik duygusunu hissediyorum. Sergilenen fotoğrafların sahipleri de, izleyenleri de –profesyonel veya amatör- fotoğrafçılar. Biz galiba birbirimizi ağırlayıp duruyoruz!

Bu sene de sıra bana gelmişti! Geçtiğimiz seneler fotoğraflarını görmeye gittiklerimle yer değiştirmiş, -pek çok başka fotoğrafçıyla beraber- Bursa Fotofest’te, “kabul” edenler tarafına geçmiştim.

Sadece sonbaharda da değil; ne zaman bir kitapçıya uğrasam yine aynı his kaplar içimi. Sanat kitapları reyonunda çok sayıda fotoğraf kitabı/albümü görmek, beni mutlu ettiği kadar cevabını bulamadığım sorular bırakır önüme. Fotoğraf “sanatçı”sı kim tarafından kabul görmek veya anlaşılmak ister acaba? Göçebe tarım işçileriyle aylarını –hatta yıllarını- geçiren, çocuklarını okula gönderememelerine, karınlarını zorlukla doyurmalarına şahit olan ve bunu anlatmak istediği için kitap yapan fotoğrafçı ile Türkiye’nin olağanüstü peyzajlarını, doğasını kendi görsel yorumuyla paylaşmak isteyen fotoğrafçı aynı kitleye mi hitap ediyordur? Niye aynı rafta yer alırlar? Gezi olayları üzerine çalışılmış fotoğraf albümlerinin yeri mesela, aynı konu üzerine araştırma yapmış yazarların kitaplarının yanı değil midir?

Çalıştığımız projeyi söyleşiler veya kitap önsözlerinde açıklama ihtiyacı duyduğumuzda, fotoğraflardaki insanları, olayları veya coğrafyayı ön plana çıkarır, motivasyonumuzu sosyal sorumluluğumuza bağlarız. Çekim tekniğinden bahsetmek, bu durumda bir tabudur neredeyse. Ama sonra da fotoğraflarımızı -belki de farkında olmadan- sadece diğer fotoğrafçılara gösteririz! Ve merak ederiz; kadrajın nasıl da özenle düzenlendiğinin, kağıdın ve baskının kalitesinin farkına varmış mıdır acaba karşımızdaki?!

Bunu doğru da buluyorum! Fotoğrafın anlatım tekniğini veya dilini, ancak bu işi bizim kadar bilen birini etkileyerek daha yüksek bir seviyeye çekebiliriz. Gel gelelim fotoğrafçılık denen bu iletişim zincirinin son ve en önemli halkasını boşluyoruz. O halka bizim birbirimizi ağırlamaktan fazlasını yapmamızı sağlayacak, derdimizi daha geniş kitlelere ulaştıracak güce sahip. Düşünmemiz ve bulmamız gereken, o halkanın ne olduğu…

  • Fotoatlas Sonbahar 2016, Editör yazısı. (Fotoğraf: Bursa Fotofest’te kızlarım Milene ve Lilia fotoğraflarımı yerden yere vuruyor).

 

“Yürüyen insan uzun yaşar” derdi anneannem. En son 95 yaşında ziyaretine gidebilmiştim. Görme yetisini kaybedeli 30 seneyi geçmişti; duyma yetisi de iyiden iyiye kötüleşmişti. Yalnız yaşıyordu. Ama elinde değneği, omzunda engelini belirten rozetiyle adımları da, zekası ve espri yeteneği gibi hala dinç ve hızlıydı.

Yürüyen insan yalnızdır. Doğada, herkesten uzakta da olsa, şehrin göbeğinde iş çıkışı telaşında da, öyledir.

Ve en özgür halindedir! İç dünyasından ibarettir o anda. Hızla yürürken bir anda yavaşlarsa mesela, hesap yapmaya başladığını anlarsınız. Kafasının karışıklığı ayaklarına dolanır sanki. Otursa daha iyi olacağında hemfikirdir bilim adamları. Hafızanın derinliklerine dalmak, sayıların veya anıların hesabını yapmak masa başı ve sandalye isteyen bir faaliyettir. Ve özgürlükle uyumlu değildir.

O yüzden yürümeye devam etmeli. Adımlarımız hızlandıkça düğüm gevşeyecek, sorunları hesap kitapla değil, yaratıcılıkla çözebilmenin yolu açılacaktır önümüzde (yine aynı bilim adamlarına göre). Aristo’dan Beethoven’a, Einstein’dan Yaşar Kemal’e, sadece bilgi dağarcığımızı genişletmekle kalmayan, düşünme sistematiğimizde de devrimler yapanların yürümeyi yüceltmesi tesadüf olmasa gerek. “Tüm büyük fikirler yürürken düşünülmüştür” diye özetlemiştir Nietzsche.

Dolayısıyla yürümenin politik bir faaliyet de olabileceğine şaşırmamalı. Dünya tarihini etkileyecek bir “Büyük Yürüyüş” de olsa, sanatsal bir performans olarak Kanal İstanbul Hattı boyunca “İki Deniz Arası”nı bağlayacak bir parkur çizmek de (Atlas İstanbul 2013) olsa yürümek, bir düşünceyi iletmenin en yalın halidir. Dolayısıyla yolu sık sık kesilir.

Ayrıca yasaklanacak kadar tehlikeli bir spor olduğunu biliyor muydunuz yürümenin? Amerika ve Avrupa’da uzun yürüme yarışmaları, büyük izleyici kitleleri çekiyor, sporcuları kahramanlaştıran hikayeleri gazeteleri kaplıyordu yüz sene öncesine kadar. Altı gün süren yarışmalar gitgide uykusuz kalma gösterilerine dönüştükçe kimin en uzun süre ayakta kalabileceğine dair bahisler oynanıyor, sporcular patır patır dökülüyordu. Sonunda New York’lu vaizlerin baskısı üzerine getirilen yasaklama kararı halen yürürlükte!

Kısacası, kendisi için ve safça yürüyen insan güzel yaşar. (…) Başına buyruk, zihnimizin bizi alıp götürdüğü yere; dinç ve hızlı adımlarla…

*Atlas Ağustos 2016 Editör yazısından…

 

“Önemli olan kamera değil, gözdür!” fotoğrafçılıkla ilgilenenlerin kullandıkları klişelerin başında gelir. Her seferinde hevesle ve içtenlikle bu önermeyi doğru kabul eder, emeğin hakkını vereceğimize inanırız.

Sonra hayat bıraktığımız yerden akmaya devam eder. Fotoğrafın iyisine denk geldiğimizde çekildiği makineyi över, kötüsüne maruz kaldığımızda fotoğrafçıyı yereriz! “Hangi objektifi kullandın?” bir beğeni ifadesi, “gölgeli çekmiş” fotoğrafçı eleştirisidir. Kerametin gözde olduğu sözde kalır.

“Sporcuların da emekçi sınıfı bisikletçilerdir” deyivermiştim bu sayı için takip ettiğim Türkiye Bisiklet Turu’nda. Start bölgesinde, bisikletçilerin arasında Habertürk Spor Servisi’nden gazeteci Murat Ağca’yla sohbet ediyorduk. Sene boyunca yüzün üzerinde yarışa katılıyorlar, kalan günlerin çoğunu antrenmanla geçiyorlar; dinlendikleri zamanı bile antrenmanlarının bir parçası olarak planlıyorlardı! “Sadece emekçileri de değil, madencileri!” diye “yükseltiyor” Ağca.

Ne büyük bir klişeyi tekrarladığımı ise o an fark ediyorum. Çünkü gözüm sporcularda değil, bisikletlerindeydi! O 6.8 kilogramlık karbon şaheserlerden bir tanesi bende olsa nasıl da yokuş çıkarım diye içimden geçirirken yakalıyorum kendimi!

Bisiklet de, fotoğrafçılık gibi doğduğu andan itibaren pratik ihtiyaçlara cevap vermenin yanında bir ilgi alanı, eğlence aracı oldu. Sporcu veya sanatçı olmak hepimizin elindeydi onlar sayesinde. Bir süredir sosyal medya, ikisini de büyük bir dönüşümden geçiyor. Artık rekabet amatörler arasında profesyonellerden daha da kıran kırana geçiyor. Instagram’da fotoğraflarımıza “like”, Strava’da tırmandığımız yokuşlara “KOM” almak için çarpışıyoruz… Ve sanki klişeleri unutuyor, küçümsemeyi maharet sayıyoruz. Ekipmanı yüceltmekten gocunmuyor, hedeflerimizi eğlenceden değil yenmekten tarafa koyuyoruz.

Belki de her zaman olduğundan fazla ihtiyacımız var artık klişelere! Emeğin bir slogan malzemesi, eğlenmenin vakit kaybı olmadığını unutmamalıyız. “Paylaş”mayı öğrenmeliyiz!