İki tür fotoğrafçı vardır: “Ne” çekeceğini bilenler ile “nasıl” çekeceğini bilenler.

Fotoğrafçı için bu iki “dert”ten bir tanesi önceliklidir. Konusuna ilgi duyanın yaklaşımı, estetik ve tarzdan heyecanlananınkinden çok farklı olacaktır.

Hangi kaygıyı güttüğünü, henüz çekimine başlamadığı konu hakkında anlattıklarından anlarsınız fotoğrafçının. Çalışacağı kültürü, doğayı veya etkinliği, biraz da ideolojisiyle dile getiriyorsa “konu”dur fotoğrafçının derdi.

Aksine, iki cümleyi bir araya getiremiyor, hayal ettiklerini başka fotoğrafçıların işlerinden örneklendirmek istiyor ama cesaret edemiyorsa, kafasında “görsellerle” dolaşıyordur. Çekincesi yanlış anlaşılmak ve taklitçilikle suçlanmaktır.

Çekim bittikten sonra da kolayca anlarsınız fotoğrafçının derdini. Bu sefer roller değişmiştir. Konusuna heyecan duyan, fotoğrafların estetik değerlerini öne çıkarıyordur. Hatta daha göstermeden ne kadar iyi fotoğraflar çektiğini anlatıyordur.

Diğeri ise, çektiği fotoğrafların altını bilgiyle doldurmaya çalışıyordur. Refleks ve duygularıyla değil, entelektüel bir birikim üzerine “ne” çekeceğine karar verdiğini ispatlamaya çalışıyordur. Ama soru bir gün çalışmadığı yerden gelir: Niye?

İki yaklaşımın da ayrı avantaj/dezavantajları olduğunu veya dert edinenin kendi seçimi olduğunu söylememi bekliyorsanız yanılıyorsunuz! Doğru yolda ilerleyen ikincisidir! Birincisi kalemle yapamadığını fotoğraf makinesiyle yapmaya çalışıyordur.

Görsel olan söze gelse en iyi fotoğrafları yazarlar çekerdi.

Fotoğraf üç boyutludur. Birincisi ve en üsttekisi estetiğidir. Üçüncü ve son ulaşabildiğimiz, en derindekisi içeriği, yani konusudur. Bunları birbirine bağlayan, belki de tek başına en önemli olanı ise ikinci boyutu, atmosferidir.

Hızlıca bir deney yapalım: Instagram’ı açıp her zamanki tempomuzla fotoğraflara bakalım. Bir fotoğrafın sizi önce yavaşlatması, sonra durdurması, en sonunda da beğendirmesi yukarıdaki sıralamayı takip edecektir. Fotoğrafın en son ulaştığımız unsurudur konusu…

Ama en önemlisi de odur! Bizi oraya ulaştırsan “nasıl” çekeceğini dert edinendir.

“Niye?” diyene verilecek bir cevap yoktur. Çünkü size bir soru sormuyor, kısaca fotoğrafın ‘olmadığını’ söylüyordur esasında.

Ama yanlış anlaşılmasın: Neyi nasıl çekmemiz gerektiğini bilmeliyiz demiyorum. Onlara fotoğrafçı değil reklamcı deniyor!

 

Fotoğraf kötüyse fotoğrafçısı yerilir, iyiyse makinesi övülür. Canon mu, Nikon mu diye bunun üzerine sorulur.

Sonra, memleketimizi soran birisinin aldığı cevap karşısında umursamıyormuşçasına “neyse, önemli olan insan olmak” demesi gibi, “ay makinenin ne önemi var zaten canım” diye yapıştırıverilir.

Sakın ola ki o cevabı siz, markanızı -yada memleketinizi- söylemeden vermeye kalkmayın; ne kibriniz kalır, ne ukalalığınız.

Ekipmanımızla olan ilişkimiz, çocukluğumuzda inandırıldığımız dinler yada ne zaman tutmaya başladığımızı hatırlamadığımız takımlarla olduğu gibidir. “Nikon’un lensleri kontrasttır; Canon’unkiler ise yumuşak ama yüksek çözünürlüklü!”. Belki birkaç lens için geçerli olan (ama muhtemelen de olmayan) özellik, tüm markanın alametifarikası sayılır. Üzerinden 3-5 jenerasyon optik tasarımcısı da geçmiş olsa ve filmde gördüğümüzü sandığımız niteliğe dijitalde ancak Photoshop üzerinden kontrast eğrisine müdahale ederek de ulaşsak bu, sorgulanamaz bir gerçek olarak kalmaya devam eder.

Hem yepyeni ve koskoca (Nikon) 58mm F1.4’ün en açığından kısığına kadar tüm diyaframlarında yumuşacık olması -hele bir de fiyatını ayrı gurur vesilesi yaptığımızı düşünürsek- kolay kabul edebileceğimiz bir gerçek değildir.

Canon kullanıcıları olarak tabii ki küçümserdik Nikon’u… Her şey gibi kontrastın fazlası da zarar olmalıydı. “Sen ara tonlardan haber ver!” diyorduk “zengin çocuklarına”.

Bu arada tabii tüm kavramların çorbaya dönmüş olması, kontrastı en koyudan en açığa giden eğrinin dikliğinden ibaret sanmamız küçük bir detaydı. Birbirine yakın tonları ayırabilme gücünün optik kontrastı tanımladığını, buna mikro kontrast demenin daha doğru olduğunu kavramaya başlamamız bizim için önemli bir dönüm noktası olacaktı. Elimize yeni kozlar verecekti!

Kendi lenslerimizin ara tonlarının zenginliğini zaten önden kabul etmiştik. Bunun -yeni bilgimizle- yüksek kontrast demek olmasını yine Canon’un hanesine yazmıştık. Ekipmanımızı değiştirmeden bir anda en iyi objektiflerin sahibi olmuştuk. Sağlaması da elimdeydi üstelik! Leica’nın efsanevi uzmanlarından Erwin Puts’a attığım mailin karşılığında aldığım cevabı belge olarak gösteriyordum arkadaşlarıma: Bir lens hiçbir zaman “fazla” kontrast olmazdı!

Üstünlük, tüm çelişkileriyle beraber elimizdeydi artık. Her fırsatta vuruyorduk Nikon’a. Ne kıstığında sıkışan, açtığında 3-5 stop atlayan diyafram halkalarını, ne de makinelerinin mutlaka soyulan gövde kaplamalarını bırakmıştık.

Ta ki geçtiğimiz günlerde peyzaj fotoğrafçısı Nikoncu bir “arkadaşım”, yanımdan geçerken “dynamic range” diye fısıldayana dek! Duvara toslamış gibi oluyorum bir anda… İma ettiği, D5 (ve D800 civarı) modellerinin özellikle gölgelerde Canon’dan çok daha iyi olduğuydu. Zayıf noktamdan vurmuştu, haklıydı… Ama çabuk toparlıyorum kendimi, “Sony!” diyorum zafer kazanmış bir edayla. Nikon’un kendi sensörlerini yapamadığını ve dışarıdan satın almak zorunda kaldığını yüzüne vuruyorum.

Ve eski günlere dönüyoruz: O, Canon’un plastik bidon mavisini verememesini, ben, Nikon’un orman yeşiline sarı katmasını; o, Canon’un ancak üç denemeden sonra kullanılabilir bir 16-35mm yapmış olmasını, ben, Nikon’un altı denemede hala düzgün bir 50mm yapamamış olmasını sıralıyoruz. F4’ün filmini sarmak için aynı anda üç düğmeye basıp iki levyeyi çekmek için parmak yetiştiremedikleri günleri hatırlatacak kadar eski defterleri açtığımda o da, “EOS1’in özel fonksiyonlarını çözebilmek için kullanma kılavuzunu yanınızdan ayırmıyordunuz ama” diye çakıyor.

Sonunda, “Önemli olan insanlık değil mi?” diye kestiriyorum.

Gözünü bile kırpmıyor. “Hayır, iyi fotoğraf” diyor. Dönüp gidiyor.

“Ukala” diye mırıldanıyorum arkasından.

Poz verdirme! İzin isteme! Hayal gücüne inanma!

Ya da:

Doğal ol, anı yaşa ve şansına güven…

Ünlemlisinin provokasyonuna mı, virgüllüsünün telkinine mi ihtiyacımız var? Buna çektiğimiz fotoğrafın niye tatmin edici olmadığını anladığımızda karar vereceğiz.

Niye –mesela- kayda düşmek isteyecek kadar hoşumuza giden bir anı karşımızdakine ‘dur!’ diyerek keseriz? ‘Buraya bak’, ‘gülümse’… Çekmekte olduğumuz, işi, oyunu, kurmakta olduğu hayalleri yarım kalmış birinin yüz ifadesi değil midir o zaman?

Peki, çekildiğini bilen, izni alınmış bir insan ne derece doğal olabilir? Güzel durmaya çalışırken kasılarak aksini yapmayan yada bıyık altından gülümsememeyi beceren var mıdır? Verdiği onay, bizi etkileyen anın pahasına olmamış mıdır?

Son soru: Hayal gücümüze niye bu kadar güveniriz? Üstelik makinemizden çıkan fotoğraf, aklımızdaki görüntüyle bu kadar sık çelişirken…

Fotoğraf düşünmeden geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü baktığımızda bize hatırlattıkları kadar, paylaştığımızda karşımızdakinin anladığı önemlidir. Çocuğumuzun ‘yine mi’ diye iç geçirerek önünde poz vermeye zorlandığı manzara, onun bir etkinliğe gösterdiği ilginin yüzündeki yansımasının yanında önemsizdir oysa. Fotoğrafı kalıcı kılan basıldığı kağıdın arşivlik ömrü değil; büyüdüğünde çocuğunuzun o fotoğrafta gösterebildiği heyecandır.

Tanımadığımız insanları çekerken de öyle… El işiyle uğraşan nineyi niye bir kez de bizim çektiğimiz üzerine düşünmemiz, daha iyi bir fotoğraf için atacağımız ilk adımdır. İzni alınmış, işi bölünmüş, objektife poz verdirilmiş birisi ‘ben de seni gördüm’ der gibi bakar. Gezdiğimizin kanıtı olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Fotoğrafçı kendini fotoğraflananın önüne koymuştur.

Oysa göz temasıyla aldığımız izin ve kendimizi unutturduğumuz süre sonunda çekeceğimiz aynı ninenin doğal hali, içeriği ve duygusuyla muhtemelen daha hoş ve kalıcı bir fotoğraf doğuracaktır. Üstelik ‘modelimizi’ yönlendirmek yerine günlük hayatına şahit olmuş, ‘gerçeği’ sadece çekmemiş aynı zamanda da yaşamışızdır.

Hayal gücü, kötü huyları olan bir arkadaş gibidir. Yaratıcılığımızı körüklediği gibi çok da kolay tatmin olmamızı sağlar. Fotoğrafçıyı zor durumda bırakmaktan hoşlanır: Kurgulamışızdır, yıldızların hangi saatte nerede olacağını dahi hesaplamış, en ağır tripodu kilometrelerce taşımış, uykumuzdan feragat etmişizdir. Harcadığımız emek beklentimizi karşılamıştır da… Dönen yıldızlara karşı ağaçların siluetlerini oturtmuş, pozlamayı tutturmuşuzdur. Hayalimizdeki fotoğraf budur!

Ama içimize bir kurt düşer, çünkü kimse gösterdiğimiz baskıdan öyle çok da etkilenmişe benzemiyordur. Savunmaya geçeriz. Harcadığımız emeği, yaptığımız araştırmaları ve fotoğrafın teknik niteliklerini öne süreriz. Kaldığımız durumun zorluğu, gerektirdiği itiraftandır: Fotoğrafımız sıkıcıdır! Hayal gücümüz hiç de sandığımız kadar kuvvetli değildir.

Ve serbest bırakılmalıdır!

Geçtiğimiz sene Avustralya’da Sydney kentinin sokaklarında dolanırken ansızın rüzgar bastırmıştı. Uçuşan saçlar ve elbiselerin peşine takılmış, ilginç bir an kovalıyordum. Derdim dört beş gün sürecek seyahatte sanki o şehrin yerlisiymişim gibi fotoğraflar çekebilmekti. Gezi değil ‘belgesel’ çekmeliydim çünkü! Ve hayal edemeyeceğim bir şey oldu! Bunalmış bir kadın, şapkasını tutuyor hızla bana doğru yürüyordu. Rüzgarın aniden şiddetlenmesiyle savruldu ve bir anda kentle bütünleşti! Dağılan saçı ve üzerindekilerle kentin tüm dokusunu, hatta tarihini peşinden sürüklüyordu sanki. Hazırlıklıydım. Anı yakalamış, hayal gücüme galip gelmiştim!

Fotoğraf sayesinde yapabiliriz bu tespiti: Hayat, hayal gücümüzden çok daha zengindir. Yürüyerek bulacaklarımız, düşünerek kurgulayacaklarımızdan fazladır.

Çok okuyan mı, çok gezen mi sorusunun cevabı fotoğrafçı için basittir. O iyi bir çift ayakkabıyı tercih edecektir!