A feature I definitely did not buy the EOS 6D for ended up being “the” feature that I have come to expect from a camera now. It is the Wi-Fi capability.

It all happened just a few days after I purchased the camera and was prowling the streets of Istanbul putting it through its paces. I ended up in Gezi Park in Taksim Square where a small group of protestors had put up tents in an attempt to guard and save the age old plane trees from being cut down as part of the city’s overzealous development. Who would have guessed that the demonstrators were to be forcefully removed by the security forces and that the protests would spread nationwide?

What was happening there needed not only to be documented but to be shared immediately! My camera’s capabilities suddenly proved vital. The situation was such that journalists were much slower than protesters to break the news. Smart phone photos, though lacking the quality of a DSLR’s were quickly shared on the social media. Press photographers, meanwhile, needed much longer time to download their images and send them to their editors. I had the best of both worlds: I was using a full frame DSLR and sharing photos on the run! That summer of 2013 several of my photos would make the covers of major news sites in Turkey.

The Wi-Fi also came in handy for proving that I was shooting here and now… Once I tweeted a photo of a couple with gas masks “kissing”. Comments claiming the photos were not genuine and could be found on Google dating back to some other demonstration from somewhere else were posted immediately! Some kind of propaganda machine was working against the social media users to cast doubt on them. What the trolls had not expected was that the couple I had just photographed was actually still there near me and I could go shoot a new photo and post it to prove it was bona fide!

I ended up being engaged in one of the most important turning points in the recent history of the country I live in day by day and I collected my pictures in my book: “Gezi – The Eye of Rebellion”.

Once the turmoil of the occupy movement settled down I have come to appreciate the use of the Wi-Fi for my long term projects too. Most importantly it saves me from carrying my laptop which I use mostly for editing the photos during my assignments. The useful implementation of the system allows me to transfer small jpegs to my iPad, even though I only shoot RAW format. After each day’s shoot I will sit down and choose the best photos and already start sequencing the story. That way I know if my photos are going the right way, beginning to communicate the story to the magazine readers the way I intend to.

Sonsuz çölde, kırmızı örtüsü rüzgarla uçuşan yalnız kadının hikâyesinin, Atlas’ın yazı işleri masasında hepimizi nasıl etkilediğini hatırlıyorum… Fotoğrafı görmediğimizi toplantı dağıldıktan sonra fark etmiştik!

Oysa fotoğraf üzerine konuşmak burun kıvırdığım davranışlardan birisiydi… En kibarı “sus da fotoğrafın konuşsun”dan başlayıp “ağzınla fotoğraf çekmeyi bırak!” diye devam eden, hoş sayılmayacak pek çok lafımız vardı bunun için arkadaşlar arasında.

İşleri açık olanı bile “ağzı laf yapıyor” olmakla suçlayıp sefillikten kırılan camiamızı aklayabiliyorduk.

Beceriksizliklerime de bahane ederdim aynı önermeyi. İki kelimeyi bir araya getiremediğimde “konuşabilsem fotoğrafçı olmazdım zaten!” der, üste çıkardım. Kötü konuştuğum oranda iyi fotoğrafçı olduğumu da karşımdaki anlamalıydı artık!

Kendi işleri üzerine konuşanlara karşı olan önyargılarımız ise tamamen yersiz sayılmamalıydı. Çekimden dönen foto muhabirinin çalışması hakkında hızlıca bir kanıya varmayı zamanla öğrenmiştim. Çok basitti: Göstermeden önce anlatıyorsa, fotoğraflar kötüdür; anlatmadan önce gösteriyorsa iyidir!

Ekipman üzerine konuşmak meşruydu. Çünkü bu, fotoğrafçılıktan bağımsız, teknik bir ilgi alanıydı! İstediğimiz kadar uzatabilirdik mevzuyu, yeter ki söz, teknikten görselliğe kaydığında tek (ve sabit) objektifin her çalışma için en iyisi olduğunda hemfikir olalım!

Kompozisyon kurallarını derneklere, fotoğraf tarihini akademiye, güncel işlerin yorumlarını ise açılış kokteyllerine (şarabın yerini vişne suyu almamışsa!) bırakmak gerektiği konusunda ortak bir mutabakat olsa gerekti.

O yüzden yakın çevresi dışında kimseyle konuşan pek yoktu. Türkiye’nin en iyi 100 kadın fotoğrafçısı sergisinden, hâlihazırda çalışan en iyi iki-üç kadın fotoğrafçının haberi olmaz, dergilerin toparladığı “en iyi” seçkilerinde kulüpler yer almaz, kadrolu fotoğrafçı sanatçı, serbest olanı ise işçi sayılmazdı.

Tüm bunların üzerine, fotoğrafın –neredeyse- gösterilmediği, tekniğin öğretilmediği, çekim sahne arkasının paylaşılmadığı, iki üç kişinin bir saat boyunca konuşmakla yetindiği bir fotoğraf programı, en iyi ihtimalle ancak gülüşmelere yol açabilirdi. Hatta “konuşmak yerine çekmeyi” şiar edinen iki “klasik fotoğrafçı”nın bunu yapmaya karar vermesi ancak yanlış anlaşılmaya müsait bazı kelimelerle açıklanabilirdi!

Ama Servet Dilber ve ben “yaparız” demiş bulunduk!

Peki kiminle ve ne konuşacaktık? Fotoğrafçılığın tekniği sınırlı, sanatı öznel, kişi hikayeleri ise sıkıcıydı. Çözümümüz basit olmalıydı: Programın sadece bir sponsoru veya müşterisi değil, rating beklentisi de yoktu. Kendi inisiyatifimizle yapıyorsak, o zaman kendi merakımızı giderecek sorular sormalı, kafamıza takılan konuları tartışmalıydık. Fotoğrafçının geçmişi değil, nasıl çalıştığı; hukukçunun niye bize değil de davacıya hak verdiği; edebiyatçının hayal gücüne niye görsellik atfettiği gibi konular ilgimizi çekiyordu. Bulaşmaya cesaret edemeyeceğimiz baskı tekniklerini (Islak Collodion), ulaşmaya gücümüzün yetmeyeceği coğrafyalarda çalışmayı (dünyanın en yüksek 14 zirvesi), sonu öngörülemeyecek projelere girişmeyi, bizzat bunları becerenlerden dinlemek, “konuşmayı” faydalı kılacaktı bizim için.

Konuklarımızın çeşitliliği, bizim fotoğraf algımızı ve bilgimizi fazlasıyla genişletti. Sözü kararında bırakmanın zamanı geldiğini, “Göz Kararı”nın 76. bölümü için hazırladığımız “Z raporu”yla görüyorduk. Yayın boyunca yine bir araya getiremediğimiz kelimeler ise kararımızı doğru verdiğimizi teyit ediyordu…

Klişeleri bile rahat bırakamıyoruz. “Seçmek çekmekten önemlidir” derken fotoğrafçının yapmakta olduğu kadrajın veya deklanşöre basacağı anın da bir seçim olduğunu vurgulayıp söze derinlik katmaya çalışıyoruz mesela.

Oysa mantık gayet düzdür: Çektiğimiz çok sayıda fotoğrafı ayıklamıyorsak, yaptığımız hataları tekrarlamaya mahkumuz!

Klişeye katmamız gereken derinlik değil; yöntemdir!

Kafiyeye uymadığı için olsa gerek, dahil edilmeyen devamıyla o deyiş şöyle olmalı:

Seçmek çekmekten önemlidir, sıralamak ise seçmenin şartı!

İyi seri iyi fotoğrafların bir araya getirilmesinden oluşmaz. Konular, hatta fotoğrafçılar dahi farklı olsa sıralama, seçilecek fotoğrafları belirleyecektir.

Teorik veya sanatsal yöntemleri seçene bırakıp –hatta direk çöpe atıp- bazı pratikler üzerinden fotoğraf seçmeye girişelim:

1. Doğru mecra

Biz fotoğrafçıların ciddi bir hastalığı var: Nostalji! Fotoğraflar 10X15 basılacak, odanın tüm duvarları kaplanacak, yere yatılıp saatlerce bakılacak…

Oysa Photoshop’un browser uzantısı Bridge, fotoğraf seçme ve sıralamak için son derece pratik bir program. Özelliği, fotoğrafların ekran boyutlarının hızla değiştirilebiliyor olması. Tüm fotoğrafları aynı anda ve tek tek olduğu kolaylıkla üçlü, dörtlü ve beşli görebilmek, birbirleriyle olan bağlantı ve estetik akışı fark edebilmemizi sağlıyor.

Üzerine çalıştığımız proje bir kitapsa o zaman nostaljiye hakkımız var tabii… Tüm fotoğrafları bastırarak asalım, sonra ekrana dönüp Bridge’de seçelim.

2. Temel şartlar 

Öncelikle içeriğin tekrar etmediğinden emin olmalıyız. Aynı arabayı, benzer bir günbatımını, biri yakından diğeri uzaktan bir yapıyı iki kere görmemeliyiz.

Gördüğümüzde, fotoğrafçı projeye yıllarını da vermiş olsa, bizim için aynı gün içinde çekilmiş amatör bir çalışmadan fazlası değildir.

Aksi de mümkündür. Çok büyük kısmı aynı yerde ve kısa süre içinde çekilmiş fotoğraflar, iyi bir kurgu ve çeşitlendirme ile geniş bir coğrafya yaratabilir zihnimizde.

3. Açılış

İyi bir açılış fotoğrafı, çekenden çok bakanı heyecanlandırır. Fotoğrafçı tüm maharetini sergilemediğini düşünür; ama basit ve tüm konuyu temsil edecek güce sahiptir. Maharet de buradadır! Görsel virtüözitenin yeri sonraki fotoğraflardır.

Bir küçük ipucu: Tekrarın kabul edilebilir olduğu tek istisna açılış ve kapanış fotoğraflarıdır. Hatta bu iki fotoğrafın yerini değiştirmeniz konunun akışını (genellikle) etkilemez.

4. Çerçeve (Giriş)

İlk dört fotoğraf, (açılış dahil) serinizin çerçevesini oluşturur. Sıralamanın en kritik aşamasıdır çerçevenin köşelerini belirlemek. Görsel yaklaşımınızdaki çeşitlilik, içeriği ele alış tarzınız ve olayın geçtiği yer burada netleştirilir, devamı vaat edilir. Sonrasında aykırı bir kompozisyon, beklenmedik bir içerik kullanma şansınız olmayacaktır.

Dolayısıyla ikinci ve dördüncü sırayı çok katmanın veya fikrin bir araya geldiği en güçlü fotoğraflara ayırmak mantıklıdır. Aralarına açılıştakiyle uyumlu olan sakin ve mekan duygusunu veren bir fotoğraf konulabilir.

Küçük bir üçkağıt: Elinizde çok sevdiğiniz ve konuyu anlattığını düşündüğünüz ama serinin geneline yakıştıramadığınız bir kare varsa çerçeve fotoğrafları arasına dahil etmeyi deneyin. Fotoğraflara bakan kişi henüz şartlanmamış ve açık fikirlidir; o fotoğrafın devamının gelmeyeceğini bilmez, sonunda da fark etmeyebilir!

5. “Gelişme” ve çeşitlendirme

Bir önceki maddede kendimizi “entelektüel” olarak zorluyorduk. Şimdi teknik olarak sıkıştırmanın zamanı geldi. Vadettiğimiz fotoğrafların açılımını yapmamız gerekiyor… Ama tüm kurşunlarımızı muhtemelen çerçeveyi oluştururken sıktığımız için elimizde ortalama karelerden başkası kalmamıştır.

Konumuzun “gelişme” bölümüne gelmişizdir. Ama muhtemelen gelişmeye daha çok bizim ihtiyacımız vardır: Eksik ve tekrarlarımız artık saklanamaz haldedir.

En iyi işlerimiz de olsa orta mesafede çekilmiş altı adet sokak manzarasını, “sonsuzluğa” doğru anlamlı bir ifadeyle bakan dört farklı insan portresini arka arakaya (veya aralarına yalandan başka kareler serpiştirerek) kullanamayacağımızı görürüz.

Çeşitlendirme kelimesinin anlamları üzerine kafa yormaya girişiriz!

İki türlü çeşitlendirmeye gidilebilir: Birbirine çok yakın içerik ve tarzda fotoğraflar küçük ama akıllıca farklar gösterebilir. Aksine çok farklı içerik ve görselliğe sahip fotoğraflar yine de aynı kişinin elinden çıktığını belli edebilir.

Çıkıp fotoğraf çekmemiz gerekmektedir! Eksiğimizin farkına varmış olarak…

Yine de bir kestirme yol arayacağız mutlaka. Bir tanesi: Birbirine benzeyen fotoğrafların arasını mümkün olduğu kadar açın. Yumuşak geçişlerin yerine sert olanları tercih edin. Sonra tekrar aynı fotoğrafa (yani tekrarına) döndüğünüzü fark eden birisi olursa da tersleyin!

6. Bağlam

Fotoğrafların sırasını belirleyecek bağlam tamamıyla fotoğrafçının inisiyatifindedir. Aynı seri içinde bazı fotoğrafları renkler, diğerlerini derinlik, ön ve sonlardakini ise içerik bağlayabilir.

Kesinlikle kaçınılması gereken tek bir yöntem var: Kronolojik sıralama! Hayat hikayeniz de olsa, bir uçağın çakılma anları da, asla ve asla hiçbir fotoğraf serisi gerçek hayattaki sıralamasıyla dizilmelidir!

7. Son

“Gelişme” fotoğraflarımız ne kadar iyi de olsa bakanı sıkmaya başlayacaktır. Seriyi bitirmeden önce çerçevemizi hatırlatıp konumuza ivme katmayı deneyebiliriz.

Bunun için –epey irade gerektirse de-çok iyi fotoğraflarımızdan bir iki tanesini sona saklamamız gerekiyor.

Zaten çerçeveyi oluştururken heyecan verici bir vaatte bulunmuşsa ve devamında sözümüzün içini doldurmuşsak, ‘izleyici’ sona kadar ulaşmıştır ve içinden ‘hala iyi fotoğraf var’ diye geçiriyordur.

İşte tam o anda açılış fotoğrafını (yani kapanış!) fotoğrafını yerleştirerek seriyi küt diye sonlandırmalıyız!

Unutmadan: Kaç fotoğraf?

Az.