Kuzey Kore’yi görmedim. Ama sesini duydum. Kestane ve meşe ağaçlarıyla kaplı yumuşacık yeşil tepelerin ardından yükseliyordu. “Gel” diyordu, “bağımsızlığa, özgürlüğe, Büyük Liderimizin şefkatine gel!”

Cızırtılı metalik marşlar, sarp yamacı tırmanmaya çalışan paslı ve yorgun otobüsümüzün halinden anlar gibi tempo tutuyordu. Yeniden başlayan anonsları rehberim ezberden çeviriyordu.

Tepeye varıp araçtan indiğimizde, coğrafyanın sesi değişiverdi. Bir radyo yayınının içinde bulduk kendimizi. Hava durumu okunuyordu! Cızırtı gitmişti.

“Puslu” diyor olmalıydı. Çünkü hala göremiyordum Kuzey Kore’yi. Çayırların bozlaştığını, yeşilin kahverengiye döndüğünü hayal meyal seçebiliyordum. “Orası işte” diye kulağımın içine bağırıyordu rehberim. Hava koşullarına göre 10-15km mesafeye ulaşabilen yayını bastırabilmek kolay değildi.

Haberler bittikten sonraki kısa sessizlik korkutucuydu. Bir şey yapmamız bekleniyordu sanki. Birinin aklına selfie çekmek geldi…

Bu sefer girişi elektro bateri yaptı. 80’lerden bir disko parçası çalmaya başladı. Korece. Sonsuz bir enerjiyle! Bir an kestane ve meşelerin tepki vermesinden korkarak etrafıma baktığımı hatırlıyorum.

Ses kalitesindeki farkın sebebi de anlaşılmıştı: Güney Kore karşı taaruza geçmişti! Yüksek teknolojili hoparlörleriyle diğerini bastırıyordu.

“Gelin” diyorlardı Kuzey’dekilere. “Bakın burada ne kadar eğleniyoruz!”

“Az esasında çoktur” ya da “güçsüzlük güçtür” gibi klişeleri kabullenmek niyetinde değilim. Peki o zaman bana şunu açıklamakta yardım eder misiniz: Niye pek çok fotoğrafçı sabit ve tek bir lensle çalışmayı tercih eder ve nasıl olur da bu kendilerini sınırlandırmaz?

Cevapları kadar klişeleşmiş bu soru ilgimi çekiyor çünkü senelerdir aynı tercihi niye yaptığımı merak edenlere verdiğim karşılık beni tatmin etmiyor. Nikos Economopoulos veya Alex Webb’ten aldıklarım da daha iyi değiller.

“Makineyi kaldırmadan, gözümle hayal edebiliyorum kadrajı” diyorlar mesela. Ettiğiniz hayal kadraja sığmıyor ve biraz daha geniş görmek istiyorsanız peki? Azıcık fazlasını verecek bir zoomumuz olsa makinenin üzerinde fena mı olurdu?

Burun kıvırıyoruz ama “iki adım geri atıver bir zahmet” dışında cevabımız var mı?

“Küçük makine ve objektifler dikkat çekmiyor” diyorlar sonra… “Ama o makinelerden üç tane var üzerinde! Bir de pozometre çıkarıyorsun sokak ortasında, insanlar radyasyon ölçtüğünü sanıyor” diyorum Webb’e. Herkes ona bakıyor çünkü…

Optiklerinin kalitesi konusunda şaşılacak derecede takıntısız olduklarını fark ediyorum. En iyisini almışlar zamanında; ama üzerinden üç jenerasyon tasarım, bir dijital devrim -ve muhtemelen de epey bir çatışma, dayak, hır gür- geçmiş. İyi bir zoomun sabit lenslerin çoğundan (ve eskilerinin tümünden -evet, tümü!) daha iyi sonuç verdiği günlere gelinmiş…

Dolayısıyla kendi açıklamamı hala daha ikna edici bir tanesiyle değiştiremedim. Tekrar sunuyorum: Sadece 28mm -mesela- kullanan birisi geniş manzara önünde durduğunda farklı, bir insanla karşılaştığında farklı bir yaklaşım göstermek zorunda kalacaktır. Zor durumlara bulacağı yaratıcı çözümler fotoğrafçılığını belirleyecektir.

Zoomla çekilmiş fotoğraflar genellikle tek bir ana unsurdan oluşur (ve dolayısıyla sıkıcıdır); sabit objektifle çekilenler ise karmaşayla boşluk arasında daha fazla çeşitlilik gösterirler dersem, “biraz” genelliyor olmam dışında yanıldığımı iddia eder misiniz?

Fotoğrafçının “arıza” çıkartanı makbuldür. Ama biz bunu olmayacak yerlere girip gizli çekim yapmak, editöre veya bir otoriteye kafa tutmak olarak anlamayı severiz. Oysa ilk çelmeyi kendimize takmalıyız! Yanımıza tek bir lens almak bu yöntemlerden sadece bir tanesidir… Görüşümüz sınırlandıkça gözümüz açılacaktır!

Bu da benim klişem olsun…

Doğruluğundan şüphe etmediğimiz bilgileri sorgulamaktan keyiflisi –ve çevremizdekileri huzursuz edeni- var mıdır?

Birkaçını aşağıda toparladım. Sıralayıp, başımı eğip tüyüyorum!

***

D-SLR vizörü, objektifin en açık diyaframını göstermez.

Objektifinizi kaldırıp, ‘hayır diyafram sonuna kadar açık’ demeyin, test edin! En açık diyaframla (F/2.8 ve daha fazlası olması kaydıyla) bir fotoğraf çekin ve vizörden gördüğünüzle kıyaslayın. Çektiğiniz fotoğrafın alan derinliği daha azdır.

İkinci bir yöntem: Vizörden bakın ve alan derinliği düğmesini basılı tutarak diyaframı kısmaya başlayın. F/4’de inene kadar vizördeki görüntü aynı kalacaktır. Ancak F/5.6’dan sonra alan derinliği artmaya, vizör de kararmaya başlayacaktır.

Sebebi vizörümüzün boyutu ve buzlu camında yatmaktadır. Teknik tanımı biraz uzun (kabul, ben de yüzde yüzünü anlamıyorum) o yüzden detaya girmiyorum.

Ama sonucu önemli: Manuel focus objektfilerinizle (o en pahalı Zeiss’lerle) açık diyaframda hiçbir zaman doğru netlik yapamayacaksınız. Live-view’e mahkum olacaksınız!

Sensörler analog cihazlardır.

Güneş panellerini düşünün. Işığı enerjiye çevirirler. Sensörümüz de ışığa duyarlıdır, enerji biriktirir. A/D (analog/dijital) dönüştürücüler sensörlerimizin çıkışını tutar, analog olan enerjiyi, dijital bilgiye çevirir.

RAW, ham bir format değildir. Üstelik sıkıştırılmıştır!

Evet, işlenmiş ve müdahale edilmiştir. Dosyanın okunabilir olması için geçmesi gereken A/D dönüşümünden ötesini kastediyorum. Makinemiz, fotoğraflarımıza kontrolümüz dışında sharpening -ve muhtemelen noise reduction- yapar.

Sharpening’i görmek kolay. RAW dosyanız üzerinde Levels ayarını yaparken ‘Alt’ tuşunu kullanıyorsanız, ortaya çıkan ilk detayların kontrastlı geçişler olduğunu görürsünüz. Bunların bölgeler olarak değil, çizilmiş hatlar şeklinde ortaya çıkması sharpening işleminin göstergesidir.

Bu arada RAW sıkıştırılmış bir formattır. Bunu her fotoğrafın boyutunun farklı olmasından, detayı bol olanının da daha fazla yer kaplamasından anlayabilirsiniz. Sıkıştırma işlemi kayıpsızdır. Bu konunun detaylarını ve sadece dosya boyutundan objektif keskinlik testinin nasıl yapılabileceğini daha önceki bir postumda yazmıştım: Link.

RAW, 16 bit değildir.

Orta format bazı modeller hariç –ki onların da hepsi değil- makinelerimizin çoğu 12 veya 14 bit derinliğinde kayıt yapar. Yani kırmızı, yeşil ve mavi için elinizdeki ton sayısı sandığınız gibi 65 bin değil, 4 bin veya 16 bin civarıdır. Koyu tonlarda önemli olabilecek bir farktır bu. Photoshop, işlemlerini 16 bit ile yapıyor gösterdiğinde dahi elindeki ton sayısı makinenizin verdiğinden fazlası değildir.

Leica aynalıdır!

Olympus ve Panasonic’in başlattığı, sonra Fuji’nin Leica M serisine benzettiği modelleriyle devam eden aynasız makine heyecanını, Leica kullanıcı ve/veya severleri küçümsemeyi çok sevdiler. Argümanları da şuydu: İlk aynasız esasında Leica!

Halbuki Leica da aynalıdır. D-SLR’lerden farkı aynasını film ile objektif arasına değil, telemetresine yerleştirmesidir. ‘Aynasız makine’ler ayna kullanmadan netlik yapabilen makinelerdir!

Dia pozitif değildir!

Adında bile geçer bazen: Dia Pozitif. Oysa film pozlandıktan sonra normal tek aşamalı banyoyla yıkanacak olursa ortaya çıkacak sonuç bildiğimiz negatiftir. Farkı, turuncu/kahverengi astarının olmamasıdır.

Siyah beyaz veya renkli negatif filmi aksine (bizim ‘pozitif’ diye algıladığımız haline) çevirmek için bu sefer ikinci bir aşamadan geçirir, kağıdın üzerine pozlar ve tekrar banyo ederiz.

Dia filminde ikinci aşama birincisinden hemen sonra, aynı yıkama tankının içindeyken gerçekleştirilir. Birinci yıkama negatifi, ikinci yıkama (çok kaba özetle) onun negatifini ortaya çıkarır. İki negatifin sonucu pozitif sayılabilir. Ama filmin kendisi pozitif değildir!

Flaşlarla hareket dondurmak zor.

Bunu keşfetmem ticari bir iş sırasında oldu ne yazık ki. Flaşların çakma sürelerini hep 1/10.000sn gibi rakamlarla telaffuz etmez miyiz? Stüdyo’da bir paraflaş veya kafa flaşıyla zıplayan bir insan çekmeyi deneyin. Saçını veya ayaklarını net yakalamanız imkansıza yakın.

Flaşın gücünü arttırdıkça makinenin senkron süresi içinde (genelde 1/125-1/250) flaşın pozlama süresi de artıyor. Hatta bu süre üst model kafa flaşlarında bile 1/250’ye yani makinenin senkron hızına kadar düşebiliyor!

Çözüm: Stüdyo ortamındaysanız ışık kaynağınızın gücünü mümkün olduğu kadar düşürün. Flaş hala aynı şiddette ışık vermesine rağmen bunu çok daha kısa bir sürede (bazen gerçekten 1/10000 civarında) yapacak, siz de hareketi gerçekten dondurabileceksiniz.

Işık kaynağı yaklaştıkça yumuşar, uzaklaştıkça sertleşir

Bir portre çekerken –mesela, kontrastı arttırmak istiyorsak refleks olarak ışık kaynağını yaklaştırmamız işten bile değil. Oysa artan sadece ışığın şiddeti olur. Makinemizin poz değerini düzelttiğimizde ışığın beklediğimizin aksine daha yumuşak olduğunu fark ederiz.

Işık, çıktığı kaynakta her yöne hareket eder dolayısıyla difüzdür. Yol aldıkça yönelimi düzleşir, dolayısıyla sertleşir.

***

Çok uzattım. Belki de bildiklerinizi tekrarladım. Ama birkaç kişiyi de olsa provoke edebildiysem ne mutlu bana!