Adı Lodos’tu. Rivayete göre Sivriada’dan sağ kurtulanların soyundan geliyordu; 1910 yılında “daha Avrupa’lı görünmek” kaygısıyla İstanbul’un sokaklarından toplanmış, adaya getirilmiş, kendi kaderlerine terk edilmiş 80 bin sokak köpeğinin arasından… Çaresiz ulumaları, aralık ayının o sene her zamankinden güçlü esen lodos rüzgarı sayesinde denizi aşıp karşı kıyıya ulaşacaktı. İstanbullular görmek istemediklerini duyacak, son kalan köpekler kurtarılacaktı.

***

Denize kıyısı olan kentlerde yaşayanlar şanslıdırlar. Farkında olmasalar da her zaman doğaya yakındırlar. Hele deniz, kentin tam ortasından geçiyorsa, başını kaldırıp bakması yeterlidir insanın.

Biz ise, insan seline kapılır, metrobüste buluruz kendimizi! Doğadan da, kentin tarihinden, görkeminden de olabilecek en uzak noktadayızdır sanki. Boşuna değildir İstanbulluların metrobüse kayıtsız kalamayıp, fikirlerini –biraz da yoğun bir dille- mutlaka ifade etme ihtiyacı duymaları.

“Yine bir gün”, çantamdan kitabımı çıkarmak ne kelime; cebimdeki telefonuma bile ulaşamamıştım. Uzun zamandır yapmamışım, dışarıya bakıyorum! Boğaz köprüsünden geçerken, tur teknelerini izliyorum. Bir anda ikisinin arasından üç tane yunus, denizden fırlıyor. Dahası, taklalar atıyorlar, oynuyorlar… Gözlerime inanamamıştım. Teknelerdeki insanların heyecanını bile seçebiliyorum bu kadar mesafeden!

Ama bu küçük mucizeyi metrobüstekilerle paylaşmakta tereddüt ediyorum, “Bakın yunuslara” diyemiyorum. Gözlerinin önünde bile olsa, inanmayacaklarmış gibi geliyor.

***

Aralık ayı geldi yine, rüzgar tekrar şiddetlendi. Kentin kalanıyla beraber yunuslar da içine kapandı. Dalgalar ise tüm sesleri boğuyor artık. Lodos’un oğlu Artos Burgazada’da yaşıyor. Aklına esince vapura biniyor, diğer adalara, hatta Bostancı’ya geçip geziyor ve dönüyor. Her şeyi duymuş ve görmüş gibi bir edayla burnunu havaya kaldırıyor, denizin taze kokusunu içine çekiyor. İstanbul’u yaşıyor.

(Atlas İstanbul 2016 Özel Sayısı, editör yazısı)

Işık her zaman yukarıdan gelir. Soyut fotoğrafları bile doğru yönlendirebiliriz genellikle gölgeleri aşağı bakacak şekilde tutarak. Güneş üzerimizdedir. Peki o zaman niye haritalarda tersidir, karanlık -yani kuzey- yukarıdadır?

Pusula ilk kez Çin’de icat edildi. İbresi güneyi gösterirdi. Arap uygarlığında çizilen haritalarda aydınlık –yani güney- genellikle yukarı alınırdı. Eski batı uygarlıklarında ise yukarı alınan, genellikle güneşin doğduğu yön olurdu. Doğu anlamına gelen “Orient” kelimesinden türetilmiş olan oryantasyon kelimesi de buradan gelir. “Yönünü bul, doğuyu karşına al”.

İki kültür de bu tercihlerini destekleyecek göstergelere sahipti. Müslümanlar ağırlıklı olarak Mekke’nin kuzeyinde, Hıristiyan dünya ise Kudüs’ün batısındaydı. Kutsal yukarıda olmalıdır!

Çevremiz ise ejderhalar ve canavarlarla dolu denizlerle veya Herodot’a göre yabani insanların yaşadığı topraklarla çevriliydi. Bilimin inanca ağır basmaya başlamasıyla kartograflar (haritacılar) ayı kafalı veya aslan pençeli deniz yaratıkları resmetmeye başlayacaklardı haritalarında. İlk ansiklopedi, Büyük Pliny’nin İS 77’de başladığı ama tamamlayamadığı “Doğa Tarihi”nde öyle yazıyordu çünkü: Karada yaşayan her canlının denizde bir muadili vardır!

Bilimsel anlamda gelişirken diğer yandan sanat eserlerine dönüşmekle kalmamıştı haritalar; keşifler çağında diplomatlar için önemli belgeler olmuşlardı. Kaşifler ulaşamadıkları yerleri yine de “belgeliyor”, hükümdarlarına ileride o topraklarda hak iddia etme olanağı sağlıyordu. Afrika’yı batıdan doğuya bölen uzun Kong sıradağları, var olmadıklarının keşfedildiği 1880 sonlarına kadar Fransızlarındı!

Günümüzde tersine keşifler devam ediyor. 1876’da, Avustralya’nın 1200 km doğusundaki Yeni Kaledonya açıklarında balina avcıları, daha önce Kaptan Cook’un tespit ettiğini düşündükleri Sandy Adası’nın yerini “belgelemişlerdi”. Adanın hiç bir görsel kaydı olmaması üzerine şüphelenen bilim insanları, 2012 senesinde yaptıkları ekspedisyonda uçsuz bucaksız denizden başka bir şey görmeyeceklerdi. Fransa bu sefer de bir adasından olmuştu! Üstelik ada hala Google’ın uydu haritalarında görülebiliyor; siyah bir boşluk olarak!

Bilmediği yeri boş bırakan ilk haritacı Jean B. B. D’anville’di. Gösterişli ve iddialı öncüllerine kıyasla 1700’lü yılların ortasında yaptığı haritalar boşluklarla doluydu. Ve haritaların en güvenilirleriydi. Hangisinin daha korkutucu olduğunu düşünüyorum: Acayip yaratıkların çevrelediği mi, bilmediğimizi kabul ettiğimiz bir dünya mı? Haritayı ters çevirip güneşi üzerime almak biraz teselli ediyor sanki…

*  Fotoğraf: Arap coğrafyacı Muhammed İdrisi çizdiği dünya haritasını, Sicilya Kralı II. Rugerro’nun himayesinde 15 yıl süren bir çalışma sonunda 1154 yılında tamamladı. İdrisi’nin haritasında güney yukarıda, kuzey aşağıda kalıyor.

(Atlas Ocak 2017, editör yazısı)

Önce kaç senedir üzerine çalıştıklarını anlatır fotoğrafçılar genellikle projelerinden bahsederken. Sonra konusunu söylerler. Ne zaman biteceğini ise “son birkaç kare kaldı” diye tarif ederler. Hiçbir zaman bitmeyeceğini kabullendiklerinde ise toplarlar tüm fotoğraflarını, ortaya karışık bir retrospektif sergisi yaparlar.

Uzun soluklu bir projenin altından kalkabilmenin sırrı projeyi mümkün olduğu kadar kısa tutmakta yatıyor!

Bunun açıklaması, hepimizin bilgi, deneyim ve zevk anlayışının zaman içinde değişiklik göstermesinde yatıyor. “Lodos” adını verdiğim projemin ilk fotoğrafları, Atlas için çalıştığım “Ege’li Olmak” konusundan çıkmıştı. Anadolu’nun kıyılarında yaşanan kültürleri folklorik geleneklerinden ayırmak, gerçekte hüküm süren günlük hayat üzerinden görmek istiyordum. Fotoğrafların amacımı karşıladığını düşünüyordum.

Sonraki konularımı, bir yandan da Lodos’a devam edebilmek için Karadeniz kıyılarından seçmiştim. Ancak çalıştıkça ve istediğim fotoğrafı çekebildikçe seçkim, genişlemek yerine daralıyordu! İçerik olarak sağladığım tutarlılığı anlatım dilinde yakalayamıyordum. Ege fotoğrafları görsel olarak birbirlerine yakındı, arka arkaya dizdikçe yumuşak ve uyumlu bir geçiş sağlıyordum. Ama “folklorik” öğelerden kaçınacağım derken içeriğe ve genel kent ve coğrafya fotoğraflarına boş vermiştim. Yeni fotoğraflarım ise birbirlerinden teknik ve görsel olarak daha bağımsız, her türlü tekrardan kaçınan ama kendi arasında belirli bir tutarlılık izliyordu. Ama Ege, Karadeniz ile bir araya gelmiyordu! Ege’de çok daha uzun süreye yaydığım seyahatlerimden çıkan fotoğraflarda, Karadeniz’de yaptığım hızlı çalışmaya kıyasla farklı bir görsel dil kullandığımı fark ettim.

Sorunun çözümünü bulmaya yaklaştığımı düşünüyorum. Ege fotoğraflarımda ciddi bir kıyıma gittim ve görsel temsil kabiliyeti kuvvetli olanları öne çıkarttım. Seçkinin daralması bundandı. Karadeniz’de çektiğim fotoğraflarla da bağ kurabilmek için birazcık daha çalışmam gerekiyor. Son bir kaç kare kaldı!…