Doğruluğundan şüphe etmediğimiz bilgileri sorgulamaktan keyiflisi –ve çevremizdekileri huzursuz edeni- var mıdır?

Birkaçını aşağıda toparladım. Sıralayıp, başımı eğip tüyüyorum!

***

D-SLR vizörü, objektifin en açık diyaframını göstermez.

Objektifinizi kaldırıp, ‘hayır diyafram sonuna kadar açık’ demeyin, test edin! En açık diyaframla (F/2.8 ve daha fazlası olması kaydıyla) bir fotoğraf çekin ve vizörden gördüğünüzle kıyaslayın. Çektiğiniz fotoğrafın alan derinliği daha azdır.

İkinci bir yöntem: Vizörden bakın ve alan derinliği düğmesini basılı tutarak diyaframı kısmaya başlayın. F/4’de inene kadar vizördeki görüntü aynı kalacaktır. Ancak F/5.6’dan sonra alan derinliği artmaya, vizör de kararmaya başlayacaktır.

Sebebi vizörümüzün boyutu ve buzlu camında yatmaktadır. Teknik tanımı biraz uzun (kabul, ben de yüzde yüzünü anlamıyorum) o yüzden detaya girmiyorum.

Ama sonucu önemli: Manuel focus objektfilerinizle (o en pahalı Zeiss’lerle) açık diyaframda hiçbir zaman doğru netlik yapamayacaksınız. Live-view’e mahkum olacaksınız!

Sensörler analog cihazlardır.

Güneş panellerini düşünün. Işığı enerjiye çevirirler. Sensörümüz de ışığa duyarlıdır, enerji biriktirir. A/D (analog/dijital) dönüştürücüler sensörlerimizin çıkışını tutar, analog olan enerjiyi, dijital bilgiye çevirir.

RAW, ham bir format değildir. Üstelik sıkıştırılmıştır!

Evet, işlenmiş ve müdahale edilmiştir. Dosyanın okunabilir olması için geçmesi gereken A/D dönüşümünden ötesini kastediyorum. Makinemiz, fotoğraflarımıza kontrolümüz dışında sharpening -ve muhtemelen noise reduction- yapar.

Sharpening’i görmek kolay. RAW dosyanız üzerinde Levels ayarını yaparken ‘Alt’ tuşunu kullanıyorsanız, ortaya çıkan ilk detayların kontrastlı geçişler olduğunu görürsünüz. Bunların bölgeler olarak değil, çizilmiş hatlar şeklinde ortaya çıkması sharpening işleminin göstergesidir.

Bu arada RAW sıkıştırılmış bir formattır. Bunu her fotoğrafın boyutunun farklı olmasından, detayı bol olanının da daha fazla yer kaplamasından anlayabilirsiniz. Sıkıştırma işlemi kayıpsızdır. Bu konunun detaylarını ve sadece dosya boyutundan objektif keskinlik testinin nasıl yapılabileceğini daha önceki bir postumda yazmıştım: Link.

RAW, 16 bit değildir.

Orta format bazı modeller hariç –ki onların da hepsi değil- makinelerimizin çoğu 12 veya 14 bit derinliğinde kayıt yapar. Yani kırmızı, yeşil ve mavi için elinizdeki ton sayısı sandığınız gibi 65 bin değil, 4 bin veya 16 bin civarıdır. Koyu tonlarda önemli olabilecek bir farktır bu. Photoshop, işlemlerini 16 bit ile yapıyor gösterdiğinde dahi elindeki ton sayısı makinenizin verdiğinden fazlası değildir.

Leica aynalıdır!

Olympus ve Panasonic’in başlattığı, sonra Fuji’nin Leica M serisine benzettiği modelleriyle devam eden aynasız makine heyecanını, Leica kullanıcı ve/veya severleri küçümsemeyi çok sevdiler. Argümanları da şuydu: İlk aynasız esasında Leica!

Halbuki Leica da aynalıdır. D-SLR’lerden farkı aynasını film ile objektif arasına değil, telemetresine yerleştirmesidir. ‘Aynasız makine’ler ayna kullanmadan netlik yapabilen makinelerdir!

Dia pozitif değildir!

Adında bile geçer bazen: Dia Pozitif. Oysa film pozlandıktan sonra normal tek aşamalı banyoyla yıkanacak olursa ortaya çıkacak sonuç bildiğimiz negatiftir. Farkı, turuncu/kahverengi astarının olmamasıdır.

Siyah beyaz veya renkli negatif filmi aksine (bizim ‘pozitif’ diye algıladığımız haline) çevirmek için bu sefer ikinci bir aşamadan geçirir, kağıdın üzerine pozlar ve tekrar banyo ederiz.

Dia filminde ikinci aşama birincisinden hemen sonra, aynı yıkama tankının içindeyken gerçekleştirilir. Birinci yıkama negatifi, ikinci yıkama (çok kaba özetle) onun negatifini ortaya çıkarır. İki negatifin sonucu pozitif sayılabilir. Ama filmin kendisi pozitif değildir!

Flaşlarla hareket dondurmak zor.

Bunu keşfetmem ticari bir iş sırasında oldu ne yazık ki. Flaşların çakma sürelerini hep 1/10.000sn gibi rakamlarla telaffuz etmez miyiz? Stüdyo’da bir paraflaş veya kafa flaşıyla zıplayan bir insan çekmeyi deneyin. Saçını veya ayaklarını net yakalamanız imkansıza yakın.

Flaşın gücünü arttırdıkça makinenin senkron süresi içinde (genelde 1/125-1/250) flaşın pozlama süresi de artıyor. Hatta bu süre üst model kafa flaşlarında bile 1/250’ye yani makinenin senkron hızına kadar düşebiliyor!

Çözüm: Stüdyo ortamındaysanız ışık kaynağınızın gücünü mümkün olduğu kadar düşürün. Flaş hala aynı şiddette ışık vermesine rağmen bunu çok daha kısa bir sürede (bazen gerçekten 1/10000 civarında) yapacak, siz de hareketi gerçekten dondurabileceksiniz.

Işık kaynağı yaklaştıkça yumuşar, uzaklaştıkça sertleşir

Bir portre çekerken –mesela, kontrastı arttırmak istiyorsak refleks olarak ışık kaynağını yaklaştırmamız işten bile değil. Oysa artan sadece ışığın şiddeti olur. Makinemizin poz değerini düzelttiğimizde ışığın beklediğimizin aksine daha yumuşak olduğunu fark ederiz.

Işık, çıktığı kaynakta her yöne hareket eder dolayısıyla difüzdür. Yol aldıkça yönelimi düzleşir, dolayısıyla sertleşir.

***

Çok uzattım. Belki de bildiklerinizi tekrarladım. Ama birkaç kişiyi de olsa provoke edebildiysem ne mutlu bana!

Bir işi para karşılığı yapıyor olmak, onun bazı üç kağıtlarını da bilmeyi gerektiriyor.

Dört gününüz var ve başlığı tüm bir ülkeyi kapsama iddiasında bulunan bir makalenin fotoğrafçısısınız. Sürenin yeterli olmadığını belirtmiş olmanız, konuyu yapmayı kabul ettiğiniz an anlamını yitirir. Fotoğraflar tatmin etmeyecek olursa tek suçlu, işi verenin de, okur ve benim de gözümde sizsinizdir.

Kalbiniz, ayağınızı sahaya attığınız andan itibaren hızla çarpmaya başlar. İki yöntemden birini izleyebilirsiniz: Kafası kesilmiş bir tavuk gibi koşturmaya ve her gördüğünüzü çekmeye koyulabilir yada önceden belirlediğiniz yerlerde doğru an ve ışığı bekleyerek uzunca vakit geçirebilirsiniz.

Mizacınızda sabır ve kararsızlık bir aradaysa o zaman ikisini de aynı anda yapmaya çalışırsınız. Işığın iyi olduğu kısacık süreyi oradan oraya koşturarak boşa harcar, kötü olduğu günün kalanını da ‘esasında her ışık iyidir’ diye kendinizi kandırarak debelenirsiniz. Benim gibi…

Ve yumurta kapıya dayanır. Elinizde fotoğraf yoktur. Sakladığınız kartları çıkarma zamanı gelmiştir.

Benimkileri göstermeden önce bir uyarıda bulunmam gerekiyor: İncelik ve entelektüel bir yaklaşım beklemeyin. Bunlar günü kurtarma amacı taşıyan, çözüme yönelik, kaba yöntemlerdir. Amacımız editörü uyandırmamaktır!

  1. Önemli olanı bir detaya indirge: Herkes Eiffel kulesini daha iyi ışıkta çekmek için uğraşırken, biz kâle almazmış gibi yapacağız! Ufukta küçük bir detaya dönüştürelim koca konstrüksyonu; dibimizden de Paris’te günlük hayatlarını yaşayan Fransızlar flu olup geçsinler.
  2. Yansıt: Şehrin geniş bulvarını, şık bir vitrinde yansıtalım. En etkili yöntem camı doksan dereceyle tam yanımıza almak. Bulvar ikiye katlanmış, şaşa, göz kamaştırıcı olmuştur.
  3. Siluetler heyecanlandırır: Bir silüet fotoğrafı her zaman ikinci kez baktırır; günbatımı olmaması kaydıyla. Sert ters ışığı, ıslak Arnavut kaldırımlarından veya çelik/cam gökdelenlerden yansıtabiliyorsak tek eksiğimiz önümüzden geçen –ya da tercihen bize doğru gelen – güzel hatlı birileridir. Kritik olan, doğru kol ve bacak hareketini yakalamaktır.
  4. Mavi saat: En önemli ve olmazsa olmaz klişe, mavi saatte çekilecek bir kent fotoğrafıdır. Genel görüntü olarak idare edebilir. Ama ön plana yerleştirilecek sevgili bir çift, en acımasız dergi editörünü dahi yumuşatacaktır.

Bunlar benim kirli çamaşırlarım. Çalıştığım makalenin niteliği bu fotoğrafların sayısıyla ters orantılıdır!

Fotoğraf: Sydney, Avustralya. Tüm ülkeyi/adayı/kıtayı çalışmak için verilen süre 5 gündü!

 

 

Ekonomi işlerinden anlasaydım daha en başında fotoğrafçı olmaya kalkmazdım. Ama oldum, sonra da bir şeyler öğrendim.

İlki, sadece bizde (Türkiye’de) yaşandığını zannettiğimiz bazı sorunların çok daha yaygın olduğuydu. İkincisi ise, diğerlerini bizden farklı kılanın bu sorunlara getirdikleri çözümler olduğu… Bu sayfada sadece fotoğraf üzerine ahkam kesmeye söz verdim, o yüzden üçüncü ve dördüncüye geçmeyeceğim!

Basılı süreli yayınların düşen satış ve reklam gelirlerinden dolayı yaşadığı kriz, Türkiye’ye has değil. Newsweek’in, yüksek sesli duyurular eşliğinde, üstelik kendi de haber konusu olarak raflardan çekilmesi ve tüm yayınını ekranlara adaması; ama sonunda da kös kös basılı mecraya dönüş yapması –ve tabii eski gücüne ulaşamaması- basın yayın tarihinde unutulmayacak bir dönüm noktası oldu.

Pratikte bu, fotoğrafçılar (ve tabii diğer medya çalışanları) için ayrılan bütçenin niye kısıldığının ve daha da kısılacağının belgesi olacaktı. Sorun tüm dünyada aynıydı.

O dönemde, Getty gibi dev, ThinkStock gibi “pratik” seçeneklere rağmen ayakta kalmayı başaran az sayıdaki ajanstan birisi olan Anzenberger’in fotoğrafçısı olarak bana, iki üç ayda bir mutlaka dişe dokunur çekimler geliyordu. Der Spiegel için yapacağım bir işte alacağım günlük ücret, Türkiye’de uzun bir makale için ödenen en yüksek teliften fazlaydı.

Ve tahmin ettiğiniz gibi işler birden bire azalmaya başladı. Çektiğim fotoğraflarda mı bir sorun olduğunu sorduğumda cevap, aksine, gayet mutlu olduklarıydı.

Ama bütçeleri düşmüştü!

Ee, fotoğraf kullanmayacaklar mıydı yani?

Türkiye’de ise işler pek azalmıyordu. Azalan, ödenen telifin miktarıydı! On senedir, enflasyona rağmen hiç artmamış olan ücretlerin bu sefer kısılmaya başlamasının açıklaması da aynıydı: Malum bütçe kesintileri…

Ama Der Spiegel’de (daha sonra Time, The Economist ve pek çok dergi ve gazetede) dikkatimi çeken bir başka gelişme olmuştu. Dergi, bütçesi düşen bir yayından beklediğimin aksine güzelleşmiş, daha dolu ve tatmin edici hale gelmişti!

Daha az fotoğraf, daha iyi fotoğrafçı kullanmaya başlamışlardı!

Fotoğraf kullanılmayan makaleler vardı (ki Almanca bilmeyen bana bile vakit geçirtecek tasarımları vardı!). Kullanılanları ise çekenler, bizim örnek aldığımız, hayranı olduğumuz ve normalde bu işlere burun kıvıracaklarını düşündüğümüz fotoğrafçılardı. Nasıl bir anda bu işleri çeker olmuşlardı?

Yayın kuruluşlarının telif ücretlerini düşürme şansı yoktu ama azalan çekim ihtiyacından dolayı aynı telife razı olacak fotoğrafçıların sayısı artmıştı.

E ben de olsam, beni aramadan önce bir Alex Majoli’yi yoklardım mesela. “Biraz basit bir makale, şanınıza yakışmaz ama…”.

Peki ya Türkiye’de?

“E ismini yazıyoruz ya ne telifi?” ücretler azaldıkça tepki gösterenlere verilen cevaptı. Dergilere çalışan ve fotoğrafçılığı meslek edinenlerin yerini hızla hobi olarak yapanlar almaya başlamıştı. Gazeteler ise sıcak haber ihtiyaçlarını ajanslardan, diğerlerini basın duyuruları veya stoklardan karşılıyorlardı. “Özel haber”lerde ise, fotoğrafçının çektikleri değil, kendisinin göründüğü ve oraya gittiğini kanıtlayan bir fotoğraf kullanılıyordu (aynı haberin diğer fotoğrafları yine ajanslardandı tabii).

Bu arada kalitenin düşmesine ve kağıdın incelmesine tepki gösterenlere verilen cevap “daha çok fotoğraf koyuyoruz ya”dır.

Sorun aynı: Bütçe kesintisi.
Kaybeden aynı: Fotoğrafçı.
Sonuç farklı: Batı’da artan, Türkiye’de düşen kalite.

Benim kendimi avutmam kolay, ne de olsa yerimi ancak Alex Majoli’yle doldurabilmişler!

* * *

Bu arada Türkiye’de iyi bir jenerasyon basın fotoğrafçısı yetişiyor: Yabancı ajanslar ve yayınlar sağ olsun!