Farkı fiyatı: Jpeg ve Tiff

Açtıkları uygulamada sıkışıp kalınca “Home” tuşuna basarak kurtulmayı çözdüklerinde kızlarım kaç yaşındalardı hatırlamıyorum. Korkarım bir bile olmayabilir.

Kitlendikçe CTRL+Alt+Del tuşlarına vurarak “sıfırlayacağımız” PC’lerle tanıştığımızda benim jenerasyonum 13-14 yaşındaydı.

Photoshop’ta fotoğraf işlerken her tereddüde düştüğüm sefer Elma(Command)+Shift+0 kombinasyonunu kullanmam gerektiğini öğrenmek için ise bir üniversite bitirmem, yıllarca da fotoğraf editörlüğü yapmam gerekti!

O kombinasyonu objektif keskinliklerini kıyaslamaktan için kullanıyordum ancak… Oysa fotoğrafa piksel bazında bakmak, 100%’e getirerek sensörün her bir pikselini monitörümüzünkinde yansıtmak, anlamından emin olmadığımız pek çok teknik kusurun veya işlemin ne olduğunu görmemizi sağlıyordu.

Ama fotoğrafçılıkta “görmek” dediğimizde sanatsal bir faaliyeti veya yeteneği anlamayı tercih ediyoruz. Bakmayı teknik bir eylem olarak kullanmaktan korkuyor, yerini teorilere bırakıyoruz.

“Jpeg kaliteyi düşürüyormuş” diye bilir, Tiff dışında format kullanmaktan imtina ederdik mesela… Fotoğraf dosyasının küçülüyor olmasının verdiği tedirginlik, sıkıştırma oranının kendi kontrolümüzde olduğunu göz ardı etmemize sebep oluyordu.

Oysa ne olduğunu anlamamız o kadar kolay ki: Elma+Shift+0. Aynı fotoğrafın yüksek Jpeg kalitesindekisiyle Tiff formatındakini yan yana açın. Ne keskinlikte, ne de renk ve ton geçişlerinde farkını görebilirsiniz. Çünkü yoktur!

Peki Jpeg formatı ne yapıyor, dosya nasıl küçülüyor? Bu sefer düşük kalitede (yüksek sıkıştırma oranında) sakladığınız fotoğrafınızı aynısının Tiff’i yanında açın. Aradaki kalite farkı çok büyüktür. 100%’de beş dakika incelemeniz, sadece Jpeg’in değil, fotoğraf dışındaki pek çok sıkıştırma formatının nasıl çalıştığı hakkında sizi fikir sahibi yapacaktır.

Bundan sonrasında yapmamız gereken Photoshop’un verdiği ‘1’ ile ‘12’ seçenekleri arasında hangi basamağın bizim için yeterli olduğuna karar vermek. ‘12’ diye atlamadan önce ‘9’ da bir fark görüp göremediğimizi anlayacağımız bir çift göze sahip olduğumuzu unutmadan!..

Tiff kalmasının bir zararı var mı? 3MB yerine 60MB’lık bir dosyayı saklamak daha fazla yer, yüzlercesi arasında arayıp bulmak daha fazla enerji, baskı için göndermek de daha fazla zaman gerektirecektir.

Bunu yapacak maddi imkan (yedekleriyle beraber onlarca hard disk) ve zamana sahip olduğunuzu varsayalım… Özenerek 16bit’te işlediğiniz (ki öyle yapmalıyız), Tiff saklayarak wetransfer’le gönderdiğiniz fotoğrafları seçecek, işleyecek veya basacak teknisyenin ilk hareketi ne olacak tahmin edin: Jpeg’e dönüştürmek!

Nereden mi biliyorum?

Aradığı beyazı bulamıyor, çırpınıyordu öğretmenim! Koskoca Karaköy iskele meydanında, akşam iş çıkışı kalabalığı arasında kimse mi olmazdı beyaz gömlek giyen?

Perdeye yansıtılmış fotoğrafta, tüm sınıf ava çıkmıştık… Hepimiz farklı birini gösteriyor, “bu beyaz” diyorduk. Elindeki mouse’la damlalık ikonunu her tıklatışında fotoğraf, maviden sarıya, öğretmenimizin yüzüyse kırmızıdan mora dönüyordu. “İki rengi ayıramıyorsunuz” diye bağırıyordu.

“Doğal hali böyle ama” demeye cesaret edebilenimiz yoktu. Taranmış dianın kendisi maviydi, çünkü fotoğraf gün batımından hemen sonra çekilmişti. Dükkanların ışıkları gölge olması gereken yerleri sarıya boyuyordu. Bir de floresanla süslenmiş vitrinlerin yansıması vardı ki, öğretmenimizin onlar için sarf ettiği kelimeler fotoğraftan daha renkliydi.

O eğitim döneminin sonunda, yaşını gerekçe göstererek emekliliğini istemesinde o fotoğrafın rolü olduğu düşünürüm. Çünkü kalmak için scanner’lardan kurtulmayı, okulun sekiz stüdyosuna da Phase One dijital back alınmasını ve tüm eğitim akışının analogtan dijitale geçirilmesini şart koşmuştu! İsteğinin yerine getirilmesi, Danimarka’nın uzak bir köşesindeki okulumuzu, 1999 senesinde, dünyanın en ileri teknolojili fotoğraf eğitim merkezine dönüştürecekti… İlk önce kelvinmetre ve jel filtreleri toplayıp atmıştı! Beyaz ayarını RAW dosyalar üzerinde yapacaktık artık!

O fotoğrafı elbirliğiyle adam etmiştik esasında. Farklı yönlere bakan gölgelerde, beyaz olduğunu tahmin ettiğimiz gömleklerde ve dükkan içindeki en aydınlık bölgelerin patlamayanlarında noktalar belirleyerek renk sapmalarını ayrı ayrı nötralize ettik. Saatler sürse de başarmıştık. Fotoğraftaki insanlar artık akşamın alacakaranlığı yerine gün ortasında işlerinden dönüyorlardı. Ama olsun, “Renk sapması olmayacak”tı!!!

Bence de olmamalı… Ama çevremizde atmosfer olarak algıladığımız ışık tonlarıyla, fotoğrafı kirleten renk sapmalarını -teknik olarak aynı şey de olsalar- ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Tonları korumalı, sapmaları temizlemeliyiz. Bunun da iki ayarı var:

Birincisi ayarları ellememek! Çekim aşamasında yapacağımız beyaz ayarı veya seçeceğimiz pre-set’i (bulut, güneş, gölge, tungsten) doğru tutturma ihtimalimiz yok. Makinemiz, otomatik beyaz ayarında (AWB) bizden daha doğru tahmin yapacaktır. Sonrasında RAW işleme programında da beyaz ayarını ellememeliyiz! Bunun istisnası stüdyo koşullarında referans gri kart kullanmış olmamızdır. O zaman damlalığa kısmen güvenebiliriz. Ama beyaz bir kağıt referans değildir, çünkü kağıt beyaz değildir.

Bir başka istisna, aynı ışık koşullarında çektiğimiz çok sayıda fotoğrafı makinemizin farklı beyaz ayarıyla kaydetmiş olmasıdır. Değişmeyen ışık koşullarından hangisinin doğru olduğuna karar verip diğerlerine referans olarak kullanmak bizim inisiyatifimize kalmıştır.

Ama şu unutulmamalı: Kelvin değeri kısılarak gün batırılmaz!

İkinci ayar nadiren de gerekse fotoğrafımızın “temiz” olmasını sağlar: Fotoğrafı kirli veya soluk olarak algılamamıza sebep olan, gölgelerin (en koyu tonların) nötr olmamasıdır. En koyu nokta tam siyah olmalıdır. Karışık ışık kaynaklarının beslediği fotoğraflardaki renk sapması bu bölgelerde fark edilecektir.

Yapmamız gereken Photoshop’un Levels ayarında histogramımızın kırmızı, yeşil ve mavi renk kanallarının en koyu noktalarının “0” değerinden başlamasını sağlamak. Histogramın sol yanındaki küçük üçgenciği -Alt tuşuna da basılı tutarak- tonların ilk görünmeye başladığı noktaya kaydırmamız gerekir. Tüm fotoğrafın renk tonu etkilenecektir. Ortadaki üçgenciği bunu dengelemek için aksi yönde hareket ettirerek orta tonları eski haline getiririz.

Sonucu anlamak için siyah bir fonda fotoğrafımızın eski ve yani hallerini kıyaslayabiliriz. Siyahlar artık temiz, orta tonlar ise öğretmenimin kemiklerini sızlatacak kadar sapmıştır. Ana renk değişmemiş; fotoğraf “temizlenmiştir”.

Fotoğrafımızı işledik, peki ya baskı aşaması?

Ertesi sene karanlık odalarımız da sökülmüş, renkli ve siyah beyaz kağıt banyo makinelerimizin yerine iki büyük Epson printer gelmişti. Her tarafa dağılmış fotoğraf baskılarının başında 75 yaşındaki öğretmenimiz başını kaşıyor, anlaşılması güç laflar söylüyordu. İstediği rengi tutturamıyordu! Çeşitli kağıt ve mürekkepler için hazırladığı profiller tüm renkleri farklı yönlere saptırıyordu.

“Bırakın otomatikte kalsın” dediğimde bana gönderdiği bakışı hatırladıkça hala ürküyorum… ve bir tavsiyede bulunmaktan çekiniyorum.

Arabayla radara yakalandığımı anlayıp çevirmeye takılmamak için bir plaj tabelasından hızla saptığım gün öğrendim ışığı kaçırmamayı.

Yol tükenince arabadan inmiş, sağa sola koşturmaya başlamıştım çekecek bir şeyler bulurum umuduyla… Ama ilkbaharın başıydı ve kumsalda in cin top oynuyordu. Şemsiyesi alınmış üç-beş direk kesiyordu ancak ufuk çizgisini.

Sadece birkaç kilometre ilerideydi varmaya çalıştığım kasaba. Ama kovaladığım muhteşem ışık oradaki insanları aydınlatacağına denizin üzerinde sönüp gidiyordu. Ayakkabılarıma kum doluyor, çaresizliğim kızgınlığa dönüyordu: Hem nesi vardı bir önceki kasabanın?

“Egeli olmak”ı çalışıyordum. Her gün önceden belirlediğim yerlerde keşif yapıyor, ışığın uygun olacağı saati hesaplıyordum. Gün ortasında fazla yorulmamaya özen gösteriyor, enerjimi çekim saatine saklıyordum.

Ve o saat geldiğinde planım altüst oluyordu. Seçtiğim yerden, beklediğim ışıktan, hatta önümdeki insanlardan hayal kırıklığına uğramam çok kısa sürüyordu. Biraz ileride, bir sonraki durakta mutlaka daha iyisi olmalıydı! Panikle yola koyuluyor, ulaşana kadar da yol boyunca ışığın kaçışını izliyordum. Kendimi, ertesi gün doğru bir keşifle daha iyi bir fotoğraf çekebilecek olmakla avutuyordum. Döngü sürüp gidiyordu. Özgürdüm istediğim yere gitmekte, zamanım da boldu.

Çernobil’de, Kuzey Kore sınırında yada Küre Dağları’nın kaçak madenlerinde aksini hissetmiştim. Gösterileni ve izin verileni çekebiliyordum ancak. Dresden’de festival programı, Dersim’de ise zaza gelenekleri belirlemişti hareket alanımı. Norveç’te kuzey ışıklarını yakalamak için tek şansım olacaktı. Rio’da güvenlik, Odesan’da Budizm, sığınmacı evlerinde ise etik kurallarıydı elimi kolumu bağlayan. Ama bağladıkça da fotoğraf veriyordu!

Bu sefer hapis olduğum yer bomboş bir kumsaldı. Geride kalan kasabaya da dönmeyecektim çünkü dersimi almıştım: Yolda kaçırmayacaktım ışığı! Burası gayet uygundu.

Birazdan yiyeceğim ceza, bu kararımın belgesi olacaktı.


Fotoğraf: Pärnu, Estonya