Ekonomi işlerinden anlasaydım daha en başında fotoğrafçı olmaya kalkmazdım. Ama oldum, sonra da bir şeyler öğrendim.

İlki, sadece bizde (Türkiye’de) yaşandığını zannettiğimiz bazı sorunların çok daha yaygın olduğuydu. İkincisi ise, diğerlerini bizden farklı kılanın bu sorunlara getirdikleri çözümler olduğu… Bu sayfada sadece fotoğraf üzerine ahkam kesmeye söz verdim, o yüzden üçüncü ve dördüncüye geçmeyeceğim!

Basılı süreli yayınların düşen satış ve reklam gelirlerinden dolayı yaşadığı kriz, Türkiye’ye has değil. Newsweek’in, yüksek sesli duyurular eşliğinde, üstelik kendi de haber konusu olarak raflardan çekilmesi ve tüm yayınını ekranlara adaması; ama sonunda da kös kös basılı mecraya dönüş yapması –ve tabii eski gücüne ulaşamaması- basın yayın tarihinde unutulmayacak bir dönüm noktası oldu.

Pratikte bu, fotoğrafçılar (ve tabii diğer medya çalışanları) için ayrılan bütçenin niye kısıldığının ve daha da kısılacağının belgesi olacaktı. Sorun tüm dünyada aynıydı.

O dönemde, Getty gibi dev, ThinkStock gibi “pratik” seçeneklere rağmen ayakta kalmayı başaran az sayıdaki ajanstan birisi olan Anzenberger’in fotoğrafçısı olarak bana, iki üç ayda bir mutlaka dişe dokunur çekimler geliyordu. Der Spiegel için yapacağım bir işte alacağım günlük ücret, Türkiye’de uzun bir makale için ödenen en yüksek teliften fazlaydı.

Ve tahmin ettiğiniz gibi işler birden bire azalmaya başladı. Çektiğim fotoğraflarda mı bir sorun olduğunu sorduğumda cevap, aksine, gayet mutlu olduklarıydı.

Ama bütçeleri düşmüştü!

Ee, fotoğraf kullanmayacaklar mıydı yani?

Türkiye’de ise işler pek azalmıyordu. Azalan, ödenen telifin miktarıydı! On senedir, enflasyona rağmen hiç artmamış olan ücretlerin bu sefer kısılmaya başlamasının açıklaması da aynıydı: Malum bütçe kesintileri…

Ama Der Spiegel’de (daha sonra Time, The Economist ve pek çok dergi ve gazetede) dikkatimi çeken bir başka gelişme olmuştu. Dergi, bütçesi düşen bir yayından beklediğimin aksine güzelleşmiş, daha dolu ve tatmin edici hale gelmişti!

Daha az fotoğraf, daha iyi fotoğrafçı kullanmaya başlamışlardı!

Fotoğraf kullanılmayan makaleler vardı (ki Almanca bilmeyen bana bile vakit geçirtecek tasarımları vardı!). Kullanılanları ise çekenler, bizim örnek aldığımız, hayranı olduğumuz ve normalde bu işlere burun kıvıracaklarını düşündüğümüz fotoğrafçılardı. Nasıl bir anda bu işleri çeker olmuşlardı?

Yayın kuruluşlarının telif ücretlerini düşürme şansı yoktu ama azalan çekim ihtiyacından dolayı aynı telife razı olacak fotoğrafçıların sayısı artmıştı.

E ben de olsam, beni aramadan önce bir Alex Majoli’yi yoklardım mesela. “Biraz basit bir makale, şanınıza yakışmaz ama…”.

Peki ya Türkiye’de?

“E ismini yazıyoruz ya ne telifi?” ücretler azaldıkça tepki gösterenlere verilen cevaptı. Dergilere çalışan ve fotoğrafçılığı meslek edinenlerin yerini hızla hobi olarak yapanlar almaya başlamıştı. Gazeteler ise sıcak haber ihtiyaçlarını ajanslardan, diğerlerini basın duyuruları veya stoklardan karşılıyorlardı. “Özel haber”lerde ise, fotoğrafçının çektikleri değil, kendisinin göründüğü ve oraya gittiğini kanıtlayan bir fotoğraf kullanılıyordu (aynı haberin diğer fotoğrafları yine ajanslardandı tabii).

Bu arada kalitenin düşmesine ve kağıdın incelmesine tepki gösterenlere verilen cevap “daha çok fotoğraf koyuyoruz ya”dır.

Sorun aynı: Bütçe kesintisi.
Sonuç farklı: Batı’da artan, Türkiye’de düşen kalite.
Kaybeden aynı: Fotoğrafçı.
Kazanan (o da kısmen) tek: Batıdaki fotoğraf kültürü.

Benim kendimi avutmam kolay, ne de olsa yerimi ancak Alex Majoli’yle doldurabilmişler!

* * *

Bu arada Türkiye’de iyi bir jenerasyon basın fotoğrafçısı yetişiyor: Yabancı ajanslar ve yayınlar sağ olsun!

 

 

 

İki tür fotoğrafçı vardır: “Ne” çekeceğini bilenler ile “nasıl” çekeceğini bilenler.

Fotoğrafçı için bu iki “dert”ten bir tanesi önceliklidir. Konusuna ilgi duyanın yaklaşımı, estetik ve tarzdan heyecanlananınkinden çok farklı olacaktır.

Hangi kaygıyı güttüğünü, henüz çekimine başlamadığı konu hakkında anlattıklarından anlarsınız fotoğrafçının. Çalışacağı kültürü, doğayı veya etkinliği, biraz da ideolojisiyle dile getiriyorsa “konu”dur fotoğrafçının derdi.

Aksine, iki cümleyi bir araya getiremiyor, hayal ettiklerini başka fotoğrafçıların işlerinden örneklendirmek istiyor ama cesaret edemiyorsa, kafasında “görsellerle” dolaşıyordur. Çekincesi yanlış anlaşılmak ve taklitçilikle suçlanmaktır.

Çekim bittikten sonra da kolayca anlarsınız fotoğrafçının derdini. Bu sefer roller değişmiştir. Konusuna heyecan duyan, fotoğrafların estetik değerlerini öne çıkarıyordur. Hatta daha göstermeden ne kadar iyi fotoğraflar çektiğini anlatıyordur.

Diğeri ise, çektiği fotoğrafların altını bilgiyle doldurmaya çalışıyordur. Refleks ve duygularıyla değil, entelektüel bir birikim üzerine “ne” çekeceğine karar verdiğini ispatlamaya çalışıyordur. Ama soru bir gün çalışmadığı yerden gelir: Niye?

İki yaklaşımın da ayrı avantaj/dezavantajları olduğunu veya dert edinenin kendi seçimi olduğunu söylememi bekliyorsanız yanılıyorsunuz! Doğru yolda ilerleyen ikincisidir! Birincisi kalemle yapamadığını fotoğraf makinesiyle yapmaya çalışıyordur.

Görsel olan söze gelse en iyi fotoğrafları yazarlar çekerdi.

Fotoğraf üç boyutludur. Birincisi ve en üsttekisi estetiğidir. Üçüncü ve son ulaşabildiğimiz, en derindekisi içeriği, yani konusudur. Bunları birbirine bağlayan, belki de tek başına en önemli olanı ise ikinci boyutu, atmosferidir.

Hızlıca bir deney yapalım: Instagram’ı açıp her zamanki tempomuzla fotoğraflara bakalım. Bir fotoğrafın sizi önce yavaşlatması, sonra durdurması, en sonunda da beğendirmesi yukarıdaki sıralamayı takip edecektir. Fotoğrafın en son ulaştığımız unsurudur konusu…

Ama en önemlisi de odur! Bizi oraya ulaştırsan “nasıl” çekeceğini dert edinendir.

“Niye?” diyene verilecek bir cevap yoktur. Çünkü size bir soru sormuyor, kısaca fotoğrafın ‘olmadığını’ söylüyordur esasında.

Ama yanlış anlaşılmasın: Neyi nasıl çekmemiz gerektiğini bilmeliyiz demiyorum. Onlara fotoğrafçı değil reklamcı deniyor!

 

Fotoğraf kötüyse fotoğrafçısı yerilir, iyiyse makinesi övülür. Canon mu, Nikon mu diye bunun üzerine sorulur.

Sonra, memleketimizi soran birisinin aldığı cevap karşısında umursamıyormuşçasına “neyse, önemli olan insan olmak” demesi gibi, “ay makinenin ne önemi var zaten canım” diye yapıştırıverilir.

Sakın ola ki o cevabı siz, markanızı -yada memleketinizi- söylemeden vermeye kalkmayın; ne kibriniz kalır, ne ukalalığınız.

Ekipmanımızla olan ilişkimiz, çocukluğumuzda inandırıldığımız dinler yada ne zaman tutmaya başladığımızı hatırlamadığımız takımlarla olduğu gibidir. “Nikon’un lensleri kontrasttır; Canon’unkiler ise yumuşak ama yüksek çözünürlüklü!”. Belki birkaç lens için geçerli olan (ama muhtemelen de olmayan) özellik, tüm markanın alametifarikası sayılır. Üzerinden 3-5 jenerasyon optik tasarımcısı da geçmiş olsa ve filmde gördüğümüzü sandığımız niteliğe dijitalde ancak Photoshop üzerinden kontrast eğrisine müdahale ederek de ulaşsak bu, sorgulanamaz bir gerçek olarak kalmaya devam eder.

Hem yepyeni ve koskoca (Nikon) 58mm F1.4’ün en açığından kısığına kadar tüm diyaframlarında yumuşacık olması -hele bir de fiyatını ayrı gurur vesilesi yaptığımızı düşünürsek- kolay kabul edebileceğimiz bir gerçek değildir.

Canon kullanıcıları olarak tabii ki küçümserdik Nikon’u… Her şey gibi kontrastın fazlası da zarar olmalıydı. “Sen ara tonlardan haber ver!” diyorduk “zengin çocuklarına”.

Bu arada tabii tüm kavramların çorbaya dönmüş olması, kontrastı en koyudan en açığa giden eğrinin dikliğinden ibaret sanmamız küçük bir detaydı. Birbirine yakın tonları ayırabilme gücünün optik kontrastı tanımladığını, buna mikro kontrast demenin daha doğru olduğunu kavramaya başlamamız bizim için önemli bir dönüm noktası olacaktı. Elimize yeni kozlar verecekti!

Kendi lenslerimizin ara tonlarının zenginliğini zaten önden kabul etmiştik. Bunun -yeni bilgimizle- yüksek kontrast demek olmasını yine Canon’un hanesine yazmıştık. Ekipmanımızı değiştirmeden bir anda en iyi objektiflerin sahibi olmuştuk. Sağlaması da elimdeydi üstelik! Leica’nın efsanevi uzmanlarından Erwin Puts’a attığım mailin karşılığında aldığım cevabı belge olarak gösteriyordum arkadaşlarıma: Bir lens hiçbir zaman “fazla” kontrast olmazdı!

Üstünlük, tüm çelişkileriyle beraber elimizdeydi artık. Her fırsatta vuruyorduk Nikon’a. Ne kıstığında sıkışan, açtığında 3-5 stop atlayan diyafram halkalarını, ne de makinelerinin mutlaka soyulan gövde kaplamalarını bırakmıştık.

Ta ki geçtiğimiz günlerde peyzaj fotoğrafçısı Nikoncu bir “arkadaşım”, yanımdan geçerken “dynamic range” diye fısıldayana dek! Duvara toslamış gibi oluyorum bir anda… İma ettiği, D5 (ve D800 civarı) modellerinin özellikle gölgelerde Canon’dan çok daha iyi olduğuydu. Zayıf noktamdan vurmuştu, haklıydı… Ama çabuk toparlıyorum kendimi, “Sony!” diyorum zafer kazanmış bir edayla. Nikon’un kendi sensörlerini yapamadığını ve dışarıdan satın almak zorunda kaldığını yüzüne vuruyorum.

Ve eski günlere dönüyoruz: O, Canon’un plastik bidon mavisini verememesini, ben, Nikon’un orman yeşiline sarı katmasını; o, Canon’un ancak üç denemeden sonra kullanılabilir bir 16-35mm yapmış olmasını, ben, Nikon’un altı denemede hala düzgün bir 50mm yapamamış olmasını sıralıyoruz. F4’ün filmini sarmak için aynı anda üç düğmeye basıp iki levyeyi çekmek için parmak yetiştiremedikleri günleri hatırlatacak kadar eski defterleri açtığımda o da, “EOS1’in özel fonksiyonlarını çözebilmek için kullanma kılavuzunu yanınızdan ayırmıyordunuz ama” diye çakıyor.

Sonunda, “Önemli olan insanlık değil mi?” diye kestiriyorum.

Gözünü bile kırpmıyor. “Hayır, iyi fotoğraf” diyor. Dönüp gidiyor.

“Ukala” diye mırıldanıyorum arkasından.