Coğrafya sınıfta değil, bisiklet üzerinde öğrenilir!

Suyun akışına en yakın gelen duyguyu tekerleğin dönmesi verir mesela… Nehir yataklarının kıvrılmasında jeolojik yapı, bisikletin virajı alışında ise sporcunun yeteneği belirleyicidir. Ama eninde sonunda ikisi de yerçekiminin mahkumlarıdır. Bisikletçinin alamadığı viraj, nehrin şiddetli bir gününde açacağı rotayı gösterir!

Suyun kaynağına ulaşmak için akıntının tersine yürümemiz, aşılması güç vadilerde debelenmemiz anlamına gelir. Ama dağın sırtına ulaşmamıza yardımcı olan kılavuzlarımız vardır: Katırlar! En küçük viteste, pedalı çevirmekte zorlandığımız noktada onlar yüz seksen dereceye yakın bir açıyla geri dönmüş, eğimin artmasına izin vermeden yükselmeye devam etmişlerdir. Aralıklarla tekrarladıkları manevrayla bizi, az önce karşımızda bir duvar gibi yükselen dağın sırtına bırakmışlardır.

Katırlar önce kervanlara sonunda da karayolları ekiplerine açılacak yolu göstermişlerdir. Üzerinden uçarcasına geçtiğimiz yolların pek çoğunun yüzyıllar içinde sadece yüzeyleri değişmiş, güzergahları ise aynı kalmıştır. Tüneller ve viyadüklerle “hile” yapılmadığı sürece katırların mühendislerden daha güvenilir olduğunu kabul edebiliriz sanırım!

Yükseldiğimiz zigzaglara kuş uçuşuyla baktığımızda pek mesafe kat etmemişiz görünürüz. Yolculuğumuzu zamanda yapmışızdır! Kazandığımız irtifayla bir mevsim döngüsüne girmişizdir. Yaz sonu başladığımız tırmanış bizi kışa doğru götürür. Kartepe’deysek (Kocaeli) kayın ağaçlarının yeşil gölgesinde tırmanmaya başlarız. Pedal çevirdikçe bizimle beraber yaprakların rengi de önce sarıya sonra kırmızıya döner. Sonunda gölge kaybolur, sesler değişir. Yaprakları artık rüzgar değil, üzerinden geçen tekerleklerimiz hışırdatmaktadır.

Dolayısıyla dağlar dünyamıza sadece üçüncü boyutu değil, dördüncüsünü de katarlar! Yolumuza devam edebileceğimiz kadar yüksek dağlarda –Erciyes, Kaçkarlar vb.- buzul çağına kadar ulaşabiliriz. Ama zamanın hızla aktığına dair en belirgin gösterge kendimizle ilgili olanıdır: Yaşlanırız! Yorgunluğumuzun üzerine havadaki oksijen oranının azalması eklenmiştir. Zorlukla nefes alır ve hareket ederiz. Cildimiz büzüşmüştür. Huysuzluğumuz bile artmıştır. Ama bisikletimiz aynı zamanda bir gençlik iksiridir. Tek yapmamız gereken yokuş aşağı kaptırmak, ciğerlerimizi oksijenle, kanımızı da adrenalinle doldurmaktır!

Avrupa’nın en kuzeyindeki tundralarda yaşayan ve kışı geçirmek için Orta Avrupa’dan daha güneye inmeyen paçalı şahin İstanbul’daki Polonezköy’ün kış mevsimini çok sever. Baltık ülkelerini ve Sibirya’yı kaplayan huş ağaçları Erzurum’u da toprağı bilir. Az mesafede, Yusufeli’nde ise Ege’nin iklimine muhtaç zeytin ağaçları kendi vahalarını bulmuşlardır. Bisikletçiler bunları heyecanla ama şaşırmadan izler. Çünkü mikro-klima onlar için teknik bir tanım değil, ciğerlerinden geçen havanın kendisidir.

Coğrafya bilimi, insanın dünya ile olan fiziksel ve sosyal ilişkilerini inceler. Yaşaması bize kalır. Yusufeli’nin baraj suları altında kalmasıyla değişecek mikro klimayı bisikletçiler ve yöre halkı belki daha belirgin bir şekilde hissedecekler. Ama yok olacak zeytinliklerin, taşınacak yerleşim merkezlerinin, HES’lerin, termik santrallerin, yazlık sitelerin kültürümüz üzerindeki etkisini eninde sonunda hepimiz yaşıyoruz. Katırları dinlemeyerek Karadeniz Otoyolunu açan mühendislere (ve politikacılara) karşı doğa, dalgaları, selleri ve heyelanlarıyla mücadele ediyor. Ama denizle ilişkisi kesilen köy sakinlerinin kaybolan kültürleri için pedal çevirmekten fazlasını yapmak gerekiyor…

Tayt giymiş bir bisikletçi, o ücra köylerin sakinleri için mutlu bir ilginçlikti. Misafirperverlik sözü edilen değil; farkında olmadan uygulanan bir gelenekti. Bu geleneğin adı konduğundan beri köyler yollar boyunca uzadı. Bisiklete binmek için giyinmiş insanlar yadırganır oldu. Misafirperverlik ise sadece gurur duymakla kalınan bir söze dönüştü. Bisikletçinin hissettiği mevsimsel ve jeolojik zamana kültürel döngü olumsuz tarafından eklendi.

* * *

Kaş’ın Kasaba köyünden başlayarak saatlerce tırmandığım dar toprak yol beni sonunda bir geçide ulaştırıyor. Ancak bu geçit farklı bir zaman, iklim veya kültüre değil, ancak hayalini kurabileceğim bir dünyaya açılıyordu! Karşımda, beşiğe serili gibi bir sedir ormanı uzanıyor, vadinin dışında görülmeyen bitkileri, dışına çıkmayan –ve dolayısıyla genleri Anadolu’daki türdeşlerinden farklı- vaşak popülasyonunu örtüyordu. Kayalıklar vadiyi sur gibi çevreliyor, Çığlıkara’yı dış dünyaya karşı koruyordu.

Dönüp arkama –yani aşağıya- baktığımda yalnız başına yürüyen bir katır gördüm. Uzun yokuşun ardından kendime gelmeye, daralıp yok olan patikalar içinde hangisinden gideceğime karar vermeye çalışıyordum. Yarım saat geçmiş olmalı… Duyduğum sesle irkildim. Hayvancağız yanıma kadar gelmişti. Durmadan, ağır adımlarla devam etti. Vadiye indi, karşı yamaç boyunca yükselmeye başladı. Bir nokta kadar kalmıştı. Bisikletime bindim. Halimden en iyi o anlıyordu, takip etmekten başka seçeneğim yoktu. Coğrafya kaderdi!

Fotoğraf: Çınarcık, Delmece yaylasından Gemlik’e doğru iniş. Uludağ bir sonraki zirve. (Tarık Gül/Cyclist)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *