Sonsuz çölde, kırmızı örtüsü rüzgarla uçuşan yalnız kadının hikâyesinin, Atlas’ın yazı işleri masasında hepimizi nasıl etkilediğini hatırlıyorum… Fotoğrafı görmediğimizi toplantı dağıldıktan sonra fark etmiştik!

Oysa fotoğraf üzerine konuşmak burun kıvırdığım davranışlardan birisiydi… En kibarı “sus da fotoğrafın konuşsun”dan başlayıp “ağzınla fotoğraf çekmeyi bırak!” diye devam eden, hoş sayılmayacak pek çok lafımız vardı bunun için arkadaşlar arasında.

İşleri açık olanı bile “ağzı laf yapıyor” olmakla suçlayıp sefillikten kırılan camiamızı aklayabiliyorduk.

Beceriksizliklerime de bahane ederdim aynı önermeyi. İki kelimeyi bir araya getiremediğimde “konuşabilsem fotoğrafçı olmazdım zaten!” der, üste çıkardım. Kötü konuştuğum oranda iyi fotoğrafçı olduğumu da karşımdaki anlamalıydı artık!

Kendi işleri üzerine konuşanlara karşı olan önyargılarımız ise tamamen yersiz sayılmamalıydı. Çekimden dönen foto muhabirinin çalışması hakkında hızlıca bir kanıya varmayı zamanla öğrenmiştim. Çok basitti: Göstermeden önce anlatıyorsa, fotoğraflar kötüdür; anlatmadan önce gösteriyorsa iyidir!

Ekipman üzerine konuşmak meşruydu. Çünkü bu, fotoğrafçılıktan bağımsız, teknik bir ilgi alanıydı! İstediğimiz kadar uzatabilirdik mevzuyu, yeter ki söz, teknikten görselliğe kaydığında tek (ve sabit) objektifin her çalışma için en iyisi olduğunda hemfikir olalım!

Kompozisyon kurallarını derneklere, fotoğraf tarihini akademiye, güncel işlerin yorumlarını ise açılış kokteyllerine (şarabın yerini vişne suyu almamışsa!) bırakmak gerektiği konusunda ortak bir mutabakat olsa gerekti.

O yüzden yakın çevresi dışında kimseyle konuşan pek yoktu. Türkiye’nin en iyi 100 kadın fotoğrafçısı sergisinden, hâlihazırda çalışan en iyi iki-üç kadın fotoğrafçının haberi olmaz, dergilerin toparladığı “en iyi” seçkilerinde kulüpler yer almaz, kadrolu fotoğrafçı sanatçı, serbest olanı ise işçi sayılmazdı.

Tüm bunların üzerine, fotoğrafın –neredeyse- gösterilmediği, tekniğin öğretilmediği, çekim sahne arkasının paylaşılmadığı, iki üç kişinin bir saat boyunca konuşmakla yetindiği bir fotoğraf programı, en iyi ihtimalle ancak gülüşmelere yol açabilirdi. Hatta “konuşmak yerine çekmeyi” şiar edinen iki “klasik fotoğrafçı”nın bunu yapmaya karar vermesi ancak yanlış anlaşılmaya müsait bazı kelimelerle açıklanabilirdi!

Ama Servet Dilber ve ben “yaparız” demiş bulunduk!

Peki kiminle ve ne konuşacaktık? Fotoğrafçılığın tekniği sınırlı, sanatı öznel, kişi hikayeleri ise sıkıcıydı. Çözümümüz basit olmalıydı: Programın sadece bir sponsoru veya müşterisi değil, rating beklentisi de yoktu. Kendi inisiyatifimizle yapıyorsak, o zaman kendi merakımızı giderecek sorular sormalı, kafamıza takılan konuları tartışmalıydık. Fotoğrafçının geçmişi değil, nasıl çalıştığı; hukukçunun niye bize değil de davacıya hak verdiği; edebiyatçının hayal gücüne niye görsellik atfettiği gibi konular ilgimizi çekiyordu. Bulaşmaya cesaret edemeyeceğimiz baskı tekniklerini (Islak Collodion), ulaşmaya gücümüzün yetmeyeceği coğrafyalarda çalışmayı (dünyanın en yüksek 14 zirvesi), sonu öngörülemeyecek projelere girişmeyi, bizzat bunları becerenlerden dinlemek, “konuşmayı” faydalı kılacaktı bizim için.

Konuklarımızın çeşitliliği, bizim fotoğraf algımızı ve bilgimizi fazlasıyla genişletti. Sözü kararında bırakmanın zamanı geldiğini, “Göz Kararı”nın 76. bölümü için hazırladığımız “Z raporu”yla görüyorduk. Yayın boyunca yine bir araya getiremediğimiz kelimeler ise kararımızı doğru verdiğimizi teyit ediyordu…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *