“İlk fotoğrafı siz çekeceksiniz!” diye duyurdum yüksek sesle. Onlarca çocuk, bir kısmı Suriye göçmeni, çoğu tarlada çalıştırılan “çocuk işçi”, dikkat kesildi. Her biri bir arkadaşıyla eşleşip sıraya geçti. Hayata Destek İnsanı Yardım derneğinin, temmuz sıcağında Çukurova’nın ortasında, mevsimlik tarım işçilerinin çocukları için kurduğu eğitim çadırı, fotoğraf stüdyosuna dönüşüverdi!

Bencilce bir öngörüydü benimkisi en başta. Bir “yabancı” olarak uyandırdığım ilgiyi, omzumda taşıdığım ve sık sık kullanacağım fotoğraf makinesi iyice arttıracaktı. Oysa çocukların beni gündelik yaşamlarına kabul etmelerini, onları fotoğraflamama izin vermelerini istiyordum. En iyisi yaptığım işi öğreterek anlatmaktı.

Çocuklarıma bisiklete binmeyi öğretirken kullandığım yöntem çok işime yarayacaktı: Tekniği en temelinden öğret; ama sonucu önden tattır!

Destek tekerleği takılmamalıdır mesela bisiklete… Ve çocuk yere değil pedala kolayca basabilecek şekilde ayarlanmalıdır sele yüksekliği. İyi tekniğin ilk adımı doğru oturmaktır. Sonra yol alması için destek oluruz çocuğumuza. Yaşayacağı “binebiliyorum” duygusu kısa sürede “düşme korkusu”nu bastırır. Durup kalkmayı ve dönmeyi kendi başına öğrenecek özgüvene kavuşur.

Fotoğrafta ise iyi tekniğin ilk adımı makineyi doğru tutmaktır. Bu ayrıca düşme korkusunun yerini alan düşürme korkusu için de gereklidir! Önce fotoğraf makinemizin askısını –ortasından bir düğüm atmak en kolayı- kısaltmalıyız. Boynuna asılı makine, çocuğun göğüs hizasına gelmeli. Göze kaldırılacak makineyi sol el objektifin altından (serçe parmak makine tarafında kalacak) bir ağırlık gibi taşımalıdır. Dürbün gibi yandan tutmak, makinenin titremesine ve fotoğrafların net çıkmamasına sebep olabilir. Sağ el, işaret parmağı deklanşör düğmesine uzanabilecek mesafeden makinenin tutamağını kavramalıdır.

Beni taklit etmeye çalışan kızlarım, yüzlerini kaplayan makinenin vizörüne kapalı gözlerini dayayıp diğeriyle yandan bakmaya çalıştıklarında ciddiyetimi bozmamakta epey zorlanmıştım. Sonra alınlarını dayıyor, o da olmayınca kapattıkları diğer gözleriyle deniyorlardı! Sorunu çözdüklerinde yaşadıkları “şimdi anladım” duygusunu iki tekerlekte dengede durmayı söktüklerinde de fark edecektim.

Çadırda basit bir yöntem geliştirmiştim. “İçine bakın” diyordum çocuklar yüzlerini fotoğraf makinesine yaklaştırdıklarında. Bir anda yüzlerinde bir gülümseme beliriyordu!

Deklanşöre, açılıp kapanma sesini duyana kadar basılı tutmaları gerektiğini söyleyip rahat bırakıyordum. Sonrasını en küçük yaştakiler bile ben anlatmadan buluyordu: Play tuşu.

Fotoğraflara bakarken formüllere olan zaafımız ortaya çıkar. “Kafaların üzerinde boşluk bırakma”yla başlar, “güneşi arkana al” diye devam ederiz. “Niye’sini boş ver!” dediğimizde ise fotoğrafçılığı yaratıcı bir mecra olmaktan çıkarmış oluruz. Oysa işin en önemli aşamasıdır çocuklarımızdan esirgemekte olduğumuz: Bakmak ve görmek!

Ama görmek bakmanın bir sonucu değildir; gördükten sonra farklı bakmaya başlarız!

Karşımızdakinden çektiği bir fotoğrafı gösterip anlatmasını istediğimizde daha kendi bakmadan anlatmaya koyulur genellikle. Çekerken neye dikkat ettiğini anlarız böylelikle. Biraz daha anlatmasını istediğimizde ise ilk kez görmüş gibi olur aynı fotoğrafı. Farkında olmadan kadraja dahil ettikleri; istemeden kesip attıkları ortaya çıkar. Gerçekte gördüklerini fotoğrafla nasıl anlatabileceğini, nelere dikkat etmesi gerektiğini ancak o zaman anlamaya başlar!

Adana’da basılan fotoğraflar Çukurova’daki kamp alanımıza geldiğinde çocuklar beni çoktan çözmüştü bile. Oyunlarına alıyor, çadırlarına davet ediyor, su kanallarındaki yaramazlıklarını saklamıyor, her durumdan eğlence çıkarıyorlardı.

O zaman ikna olmuştum: Fotoğraf makinesi, vizöründen bakanı değiştiren bir aletti. Doğru gözle bakmak kaydıyla!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *