Kuzey Kore’yi görmedim. Ama sesini duydum. Kestane ve meşe ağaçlarıyla kaplı yumuşacık yeşil tepelerin ardından yükseliyordu. “Gel” diyordu, “bağımsızlığa, özgürlüğe, Büyük Liderimizin şefkatine gel!”

Cızırtılı metalik marşlar, sarp yamacı tırmanmaya çalışan paslı ve yorgun otobüsümüzün halinden anlar gibi tempo tutuyordu. Yeniden başlayan anonsları rehberim ezberden çeviriyordu.

Tepeye varıp araçtan indiğimizde, coğrafyanın sesi değişiverdi. Bir radyo yayınının içinde bulduk kendimizi. Hava durumu okunuyordu! Cızırtı gitmişti.

“Puslu” diyor olmalıydı. Çünkü hala göremiyordum Kuzey Kore’yi. Çayırların bozlaştığını, yeşilin kahverengiye döndüğünü hayal meyal seçebiliyordum. “Orası işte” diye kulağımın içine bağırıyordu rehberim. Hava koşullarına göre 10-15km mesafeye ulaşabilen yayını bastırabilmek kolay değildi.

Haberler bittikten sonraki kısa sessizlik korkutucuydu. Bir şey yapmamız bekleniyordu sanki. Birinin aklına selfie çekmek geldi…

Bu sefer girişi elektro bateri yaptı. 80’lerden bir disko parçası çalmaya başladı. Korece. Sonsuz bir enerjiyle! Bir an kestane ve meşelerin tepki vermesinden korkarak etrafıma baktığımı hatırlıyorum.

Ses kalitesindeki farkın sebebi de anlaşılmıştı: Güney Kore karşı taaruza geçmişti! Yüksek teknolojili hoparlörleriyle diğerini bastırıyordu.

“Gelin” diyorlardı Kuzey’dekilere. “Bakın burada ne kadar eğleniyoruz!”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *