Fotoğraf kötüyse fotoğrafçısı yerilir, iyiyse makinesi övülür. Canon mu, Nikon mu diye bunun üzerine sorulur.

Sonra, memleketimizi soran birisinin aldığı cevap karşısında umursamıyormuşçasına “neyse, önemli olan insan olmak” demesi gibi, “ay makinenin ne önemi var zaten canım” diye yapıştırıverilir.

Sakın ola ki o cevabı siz, markanızı -yada memleketinizi- söylemeden vermeye kalkmayın; ne kibriniz kalır, ne ukalalığınız.

Ekipmanımızla olan ilişkimiz, çocukluğumuzda inandırıldığımız dinler yada ne zaman tutmaya başladığımızı hatırlamadığımız takımlarla olduğu gibidir. “Nikon’un lensleri kontrasttır; Canon’unkiler ise yumuşak ama yüksek çözünürlüklü!”. Belki birkaç lens için geçerli olan (ama muhtemelen de olmayan) özellik, tüm markanın alametifarikası sayılır. Üzerinden 3-5 jenerasyon optik tasarımcısı da geçmiş olsa ve filmde gördüğümüzü sandığımız niteliğe dijitalde ancak Photoshop üzerinden kontrast eğrisine müdahale ederek de ulaşsak bu, sorgulanamaz bir gerçek olarak kalmaya devam eder.

Hem yepyeni ve koskoca (Nikon) 58mm F1.4’ün en açığından kısığına kadar tüm diyaframlarında yumuşacık olması -hele bir de fiyatını ayrı gurur vesilesi yaptığımızı düşünürsek- kolay kabul edebileceğimiz bir gerçek değildir.

Canon kullanıcıları olarak tabii ki küçümserdik Nikon’u… Her şey gibi kontrastın fazlası da zarar olmalıydı. “Sen ara tonlardan haber ver!” diyorduk “zengin çocuklarına”.

Bu arada tabii tüm kavramların çorbaya dönmüş olması, kontrastı en koyudan en açığa giden eğrinin dikliğinden ibaret sanmamız küçük bir detaydı. Birbirine yakın tonları ayırabilme gücünün optik kontrastı tanımladığını, buna mikro kontrast demenin daha doğru olduğunu kavramaya başlamamız bizim için önemli bir dönüm noktası olacaktı. Elimize yeni kozlar verecekti!

Kendi lenslerimizin ara tonlarının zenginliğini zaten önden kabul etmiştik. Bunun -yeni bilgimizle- yüksek kontrast demek olmasını yine Canon’un hanesine yazmıştık. Ekipmanımızı değiştirmeden bir anda en iyi objektiflerin sahibi olmuştuk. Sağlaması da elimdeydi üstelik! Leica’nın efsanevi uzmanlarından Erwin Puts’a attığım mailin karşılığında aldığım cevabı belge olarak gösteriyordum arkadaşlarıma: Bir lens hiçbir zaman “fazla” kontrast olmazdı!

Üstünlük, tüm çelişkileriyle beraber elimizdeydi artık. Her fırsatta vuruyorduk Nikon’a. Ne kıstığında sıkışan, açtığında 3-5 stop atlayan diyafram halkalarını, ne de makinelerinin mutlaka soyulan gövde kaplamalarını bırakmıştık.

Ta ki geçtiğimiz günlerde peyzaj fotoğrafçısı Nikoncu bir “arkadaşım”, yanımdan geçerken “dynamic range” diye fısıldayana dek! Duvara toslamış gibi oluyorum bir anda… İma ettiği, D5 (ve D800 civarı) modellerinin özellikle gölgelerde Canon’dan çok daha iyi olduğuydu. Zayıf noktamdan vurmuştu, haklıydı… Ama çabuk toparlıyorum kendimi, “Sony!” diyorum zafer kazanmış bir edayla. Nikon’un kendi sensörlerini yapamadığını ve dışarıdan satın almak zorunda kaldığını yüzüne vuruyorum.

Ve eski günlere dönüyoruz: O, Canon’un plastik bidon mavisini verememesini, ben, Nikon’un orman yeşiline sarı katmasını; o, Canon’un ancak üç denemeden sonra kullanılabilir bir 16-35mm yapmış olmasını, ben, Nikon’un altı denemede hala düzgün bir 50mm yapamamış olmasını sıralıyoruz. F4’ün filmini sarmak için aynı anda üç düğmeye basıp iki levyeyi çekmek için parmak yetiştiremedikleri günleri hatırlatacak kadar eski defterleri açtığımda o da, “EOS1’in özel fonksiyonlarını çözebilmek için kullanma kılavuzunu yanınızdan ayırmıyordunuz ama” diye çakıyor.

Sonunda, “Önemli olan insanlık değil mi?” diye kestiriyorum.

Gözünü bile kırpmıyor. “Hayır, iyi fotoğraf” diyor. Dönüp gidiyor.

“Ukala” diye mırıldanıyorum arkasından.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *