Poz verdirme! İzin isteme! Hayal gücüne inanma!

Ya da:

Doğal ol, anı yaşa ve şansına güven…

Ünlemlisinin provokasyonuna mı, virgüllüsünün telkinine mi ihtiyacımız var? Buna çektiğimiz fotoğrafın niye tatmin edici olmadığını anladığımızda karar vereceğiz.

Niye –mesela- kayda düşmek isteyecek kadar hoşumuza giden bir anı karşımızdakine ‘dur!’ diyerek keseriz? ‘Buraya bak’, ‘gülümse’… Çekmekte olduğumuz, işi, oyunu, kurmakta olduğu hayalleri yarım kalmış birinin yüz ifadesi değil midir o zaman?

Peki, çekildiğini bilen, izni alınmış bir insan ne derece doğal olabilir? Güzel durmaya çalışırken kasılarak aksini yapmayan yada bıyık altından gülümsememeyi beceren var mıdır? Verdiği onay, bizi etkileyen anın pahasına olmamış mıdır?

Son soru: Hayal gücümüze niye bu kadar güveniriz? Üstelik makinemizden çıkan fotoğraf, aklımızdaki görüntüyle bu kadar sık çelişirken…

Fotoğraf düşünmeden geçiştirilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü baktığımızda bize hatırlattıkları kadar, paylaştığımızda karşımızdakinin anladığı önemlidir. Çocuğumuzun ‘yine mi’ diye iç geçirerek önünde poz vermeye zorlandığı manzara, onun bir etkinliğe gösterdiği ilginin yüzündeki yansımasının yanında önemsizdir oysa. Fotoğrafı kalıcı kılan basıldığı kağıdın arşivlik ömrü değil; büyüdüğünde çocuğunuzun o fotoğrafta gösterebildiği heyecandır.

Tanımadığımız insanları çekerken de öyle… El işiyle uğraşan nineyi niye bir kez de bizim çektiğimiz üzerine düşünmemiz, daha iyi bir fotoğraf için atacağımız ilk adımdır. İzni alınmış, işi bölünmüş, objektife poz verdirilmiş birisi ‘ben de seni gördüm’ der gibi bakar. Gezdiğimizin kanıtı olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Fotoğrafçı kendini fotoğraflananın önüne koymuştur.

Oysa göz temasıyla aldığımız izin ve kendimizi unutturduğumuz süre sonunda çekeceğimiz aynı ninenin doğal hali, içeriği ve duygusuyla muhtemelen daha hoş ve kalıcı bir fotoğraf doğuracaktır. Üstelik ‘modelimizi’ yönlendirmek yerine günlük hayatına şahit olmuş, ‘gerçeği’ sadece çekmemiş aynı zamanda da yaşamışızdır.

Hayal gücü, kötü huyları olan bir arkadaş gibidir. Yaratıcılığımızı körüklediği gibi çok da kolay tatmin olmamızı sağlar. Fotoğrafçıyı zor durumda bırakmaktan hoşlanır: Kurgulamışızdır, yıldızların hangi saatte nerede olacağını dahi hesaplamış, en ağır tripodu kilometrelerce taşımış, uykumuzdan feragat etmişizdir. Harcadığımız emek beklentimizi karşılamıştır da… Dönen yıldızlara karşı ağaçların siluetlerini oturtmuş, pozlamayı tutturmuşuzdur. Hayalimizdeki fotoğraf budur!

Ama içimize bir kurt düşer, çünkü kimse gösterdiğimiz baskıdan öyle çok da etkilenmişe benzemiyordur. Savunmaya geçeriz. Harcadığımız emeği, yaptığımız araştırmaları ve fotoğrafın teknik niteliklerini öne süreriz. Kaldığımız durumun zorluğu, gerektirdiği itiraftandır: Fotoğrafımız sıkıcıdır! Hayal gücümüz hiç de sandığımız kadar kuvvetli değildir.

Ve serbest bırakılmalıdır!

Geçtiğimiz sene Avustralya’da Sydney kentinin sokaklarında dolanırken ansızın rüzgar bastırmıştı. Uçuşan saçlar ve elbiselerin peşine takılmış, ilginç bir an kovalıyordum. Derdim dört beş gün sürecek seyahatte sanki o şehrin yerlisiymişim gibi fotoğraflar çekebilmekti. Gezi değil ‘belgesel’ çekmeliydim çünkü! Ve hayal edemeyeceğim bir şey oldu! Bunalmış bir kadın, şapkasını tutuyor hızla bana doğru yürüyordu. Rüzgarın aniden şiddetlenmesiyle savruldu ve bir anda kentle bütünleşti! Dağılan saçı ve üzerindekilerle kentin tüm dokusunu, hatta tarihini peşinden sürüklüyordu sanki. Hazırlıklıydım. Anı yakalamış, hayal gücüme galip gelmiştim!

Fotoğraf sayesinde yapabiliriz bu tespiti: Hayat, hayal gücümüzden çok daha zengindir. Yürüyerek bulacaklarımız, düşünerek kurgulayacaklarımızdan fazladır.

Çok okuyan mı, çok gezen mi sorusunun cevabı fotoğrafçı için basittir. O iyi bir çift ayakkabıyı tercih edecektir!

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *