Kıdemli bir gazeteciyle beraber habere gittiğiniz oldu mu hiç? Yanında bir foto muhabiri olmasının keyfini çıkardığını, size makineyi doğrultacağınız yeri gösterip durmasından anlarsınız. Eski günleri hatırlıyordur… Siz onun yazacaklarının kanıtını gösteren kişisinizdir. Dolayısıyla yanından bir an için bile ayrılmanıza tahammülü yoktur. Ama kibardır ve tepkisini, tatlı bir huysuzluk olarak algılamanızı ister. Yaşına hürmet etmeliyizdir…

Peki o eski gazetelerdeki fotoğrafları hatırlıyor musunuz? Önemli unsurlar daire içine alınmış veya ok işaretiyle gösterilmiştir. Hatta bazen olayın şahidi, köyün muhtarı veya hikayenin kahramanı eliyle gösterir bakılması gereken yeri. Ama fotoğraf çekilmiştir, fotoğrafçı görevini yapmıştır! Dönemi iyi bilen fotoğraf editörü arkadaşımın anlattığı gibi, ‘o zamanlar’ fotoğraf makinesi verilenler, eli kalem tutmayanlardı!

Biraz ağır geliyor değil mi? Oysa iyi foto muhabirleri vardı, şimdi de var… Çok temel bir sorun ise hala büyük ölçüde yerinde duruyor. Yazı işleri büyük oranda “yazar” kökenli gazetecilerden oluşuyor. “Adı üzerinde, ‘yazı’ işleri” diyeceksiniz. Belki de foto muhabirliğinin gelişmesi önündeki engelleri temizlemeye buradan, yani isminden başlamamız gerekiyor! Fotoğraf editörünün, “gösteren” fotoğraf isteyen yayın yönetmeni, yazı işleri müdürü ve sayfa editörüne karşı tek başına karşı durması mümkün müdür? Oysa mesela “editörler masası’”, yazı, fotoğraf ve tasarımın dengesinin belirlendiği ve haberin nasıl en etkili biçimde verilebileceğine karar verilen yer için daha uygun adlandırma değil midir?

Çünkü foto muhabirinin derdi göstermek değil, anlatmaktır. Bazen ‘yakalar’, bazen biriktirir, bazen teşhir eder… Foto muhabirini, cep telefonu taşıyan vatandaştan ayıran, fotoğraf makinesini bir kayıt cihazı olarak değil, iletişim aracı olarak kullanmasıdır. Herkesin gördüğü de; kimsenin bilmediği de, onun gözünden okura aktarıldığında bir yorum içerir.

İnsanların 80%’i gazete ve dergilerin sadece fotoğraflarına bakıyor. Beğenirse altlarını okuyor, ilgilenirse ana yazıya devam ediyor. Manşet ise haberin okunmasından çok, satışı etkiliyor.

Bu bilgi Türkiye’de yazı işleri masasında, pek çok ülkeden farklı algılanıyor. Haftalık haber ve aylık coğrafya ve kültür dergilerinde fotoğrafın kalitesi ve kullanım boyutu yükseliyor, sayısı düşüyor. New York Times gibi gazetelerin baş sayfalarında nadiren tek fotoğraftan fazlası kullanıyor. Oysa bu sabah elime ilk aldığım yüksek tirajlı gazetemiz, 20’den fazla fotoğrafla yapıyordu açılışı! Ama bu kadar çok (ve kötü) fotoğraf, sayfaya bakış süremi arttırmak yerine azaltıyordu.

Basınımızda foto muhabirine önem verildiğini göstermenin yöntemi, kendisine, çalışmaya gittiği olayın önünde poz verdirip yayınlamak. ‘Foto muhabirimizi gönderdik’ demek başlı başına bir haber niteliği taşıyor! Çektiği fotoğraflar için iç sayfaları karıştırdığınızda ise yine ajanslardan alınmış fotoğraflara rastlıyorsunuz.

Ama fotoğraflarımız artık uluslararası ajanslar ve sosyal medya sayesinde görülüyor. Kadrosunda olduğumuz yayın tarafından önemsenmeyip, ancak yurt dışında ses getirdiğinde Türkiye’de yayınlanan fotoğraflarımızı toparlarsak, sağlam bir almanak bile çıkarabiliriz her sene. Hem böylece sorunun, elimizin kalem tutmamasında değil, gözümüzün tahakküm altına alınmak istenmesinde yattığını anlatabiliriz.

Fotoğraf: Gezi olayları sırasında medya da protestolardan payını aldı. İstiklal Caddesi, Beyoğlu, İstanbul

* Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin Foto Muhabiri dergisi için hazırlandı.

 

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *