SC_Ege2_0793

Aramızda takılırız bazen: Kadrajın yarısını çok yakın ve flu bir yüz kaplamışsa bil ki Aytunç Akad’ın fotoğrafıdır. Renkli çekilmiş ama “olmadığı için” sonradan siyah beyaza çevrilmişse fotoğraf, Umut Kaçar’ındır! Bir yandan yıldızların gökyüzünde dönüşlerini kaydederken diğer yandan çevredeki ağaç veya kayaları cep telefonunun ışığıyla doğru pozlayacak sabıra ve hesaplayacak “mühendis” kafasına ancak Turgut Tarhan sahiptir mesela bizim çevreden. Cüneyt Oğuztüzün’ün kullandığı ışık bellidir: Gün batmadan 2 saat öncesi ile 1 saat öncesi arasında çekeceğini çektiyse çekti! Modern/geleneksel çelişkisini aynı kareye sokmak Kerem Yücel’in; çocuk, kedi ve teyzeleri, eskiden çok geniş açı, artık çok açık diyaframla çalışmak Tijen Burultay’ın kalemidir! Clarity ayarlarını sonunda kadar açıp, saturasyonu düşürmek ise birkaç senedir sayısı artan ajans ve kolektiflerin olmazsa olmaz hareketidir!

Benim günahım ise belli: Ne zaman fotoğrafı ortadan bölen bir direk görse arkadaşlar, “Aaa Sinan çekmiş” derler! Bunu artistik bir arayış içinde yaptığımı düşünürler sanırım. Oysa bilmezler ki ben o direğin arkasına saklanmaya çalışıyorumdur esasında!

Fotoğrafçı olacağını söyleyene verilen ilk tavsiye, hatta koşulan şarttır: Tarz sahibi olacaksın! 20 yaşında, daha kendimizin ne olduğunu bilmezken, hocalarımızın talimatı üzerine çil yavrusu gibi dağılmış, tarzımızı aramaya koyulmuştuk. Sevdiği fotoğrafçıları taklit edenler ile heyecan duyduğu teknik efektleri uygulayanlar olarak iki grup çıkmıştı ortaya. Ben Alex Webb’e benzetildiğimde mutlu oluyor, iltifat olarak “sen de 20mm’yi ne güzel dayamışsın çocuğun yüzüne” deyiveriyordum. Mutlu oluyorduk. İki grubun sıkıntısı ise ortaktı: Tarz ile tekrarı ayırt edemiyorduk!

Tekrar edebilmek önemli. Fotoğrafçı her şeyden önce bir zanaatkâr olmalı ve girdiği her durumdan, gerektiğinde cebinde bulundurduğu teknik veya görsel “formülleri” kullanarak, fotoğraf çıkarabilmeli. Ortadaki direk ve öndeki flu kafanın hala arada bir kendini göstermesi bundandır: Fotoğraf çıkmamıştır, formül uygulanmıştır! Ama bu formülleri art arda tekrarlayarak tarz sahibi olduğumuzu değil, bir süre sonra sıkıcı bir fotoğrafçı olacağımızı göstermiş oluruz.

Fotoğrafın iyi, fotoğrafçısının tarz sahibi olduğunu (veya olmadığını) anlamak kolay:

  • Yeni gördüğümüz bir fotoğrafta, ilk dikkatimizi çeken veya merakımızı uyandıran onun nasıl çekildiği ise o zaman teknikten medet uman bir fotoğrafçının formülüne bakmaktayızdır.
  • Eğer fotoğrafın niye iyi olduğunu anlatamıyor, adını koyamıyor, kem küm ediyor ama fotoğrafı da gerçekten beğeniyorsak, o zaman tarz sahibi bir fotoğrafçının eseri ile karşı karşıyayızdır.

Peki ne yapabiliriz tarzımızı oturtmak (bu arada “tarz” ne kadar antipatik bir kelime değil mi?), görsel kaygılarımızı ortaya koyabilmek için? Benim bulduğum yöntem şu: Korkularınızla yüzleşmeyin, tam tersine etrafından dolaşın! Buna göre çözümler getirin. Neyi beceremediğinizi iyi bilin ve bunu bir avantaja dönüştürün!

Benim gibi asosyal, çekingen, insandan korkan (yol sormaktansa kaybolmayı yeğleyen) biri insan fotoğrafı çekmeye karar verince çözülmeyi gerektiren bazı sorunlarla karşılaşıyor. İlk önce o direğin arkasına saklanıyor! Görünmemeye çalışıyor, kurtulamadığı direği bir kompozisyon öğesi diye yutturmaya çalışıyor. Bazen başarıyor. Ama sekiz tane direkli fotoğrafı arka arkaya dizdiğinde foyasının ortaya çıkacağını anlıyor; başka çözümler peşinde koşuyor. Yansımalara takılıyor, çünkü karşısındaki insanın yüzüne karşı makineyi kaldırmaya korkuyor. Bunu tabii asla kabul etmiyor, “insanların doğallığı bozuluyor makineyi yüzlerine karşı kaldırdığımda” diyor sorana. Yansımalardan da iyi birkaç fotoğraf çıkıyor. Köşe başlarına saklanıyor (“ben seni çekmiyordum, sen benim kadrajıma girdin”), güneşi arkasına alıyor, insanların gözü kamaştığı için kendisini görmüyor olmasından faydalanıyor.

Sonunda ortaya teknik ve görsel olarak birbirinden farklı, ama yine de aynı fotoğrafçıdan çıktığı belli, tutarlı bir seri çıkabiliyor. İyi ya da kötü, o seri, insan çekmekten çekinmeyen birinin fotoğraflarından farklı oluyor. Farklı bir tarz oluyor!

Çalışmalarını çok beğendiğim bir yaban hayatı fotoğrafçısı, Skylife’da çalıştığım dönemde bana göstermek için kurt fotoğraflarını getirmişti. Kurtların, ayıların arasında bir kabin içinde günlerce kalmak onun için normal bir mesaiydi. Birden odaya patronun daima mutlu ve salyalı golden retrieverı girdiğinde kendisinin sandalye üzerine bir tüneyişi, köpeği bir an önce uzaklaştırın diyen bir bakışı vardı ki!… Kendimi bir aynada görüyormuşum gibi gelmişti. İkimiz de korkularımızla yüzleş(e)miyor, o hayvanların, ben insanların arasında saklanıyorduk.

Fotoğraf: Akçay, Edremit-Balıkesir

Çektiğiniz fotoğrafı hiç açmadan, görmeden objektif keskinlik testi yapabilirsiniz! Nasıl mı? Bunun cevabı en altta, ama önce birkaç paragraf vaktinizi alacağım…

RAW hiç ellenmemiş, sıkıştırılmış, ham bir dosya formatıdır, değil mi? Yanlış! Her makinenin ham diye bildiğimiz dosyası bize ulaşmadan epey bir işlemden geçmiştir. Buna sharpening (keskinleştirme), noise reduction (“gren” azlatma) ve daha başka pekçok işlem dahildir. Üstün üstlük bu dosya sıkıştırılmıştır.

Bunları test etmek gayet kolay. Sharpen yapıldığını Photoshop (veya muadili programların çoğunda) “Levels” ayarını yaparken anlayabiliriz. Fotoğrafın siyah ve beyaz noktasını belirlediğiniz “Levels” penceresindeki üçgenleri çekiştirirken “Alt” tuşuna basılı tutun. Ekranda ilk siyahı (veya beyazı) gören noktalar genellikle bir çizgi halinde keskin hatlar boyunca ilerler. Bunun sebebi sharpen işleminden geçen fotoğrafın en koyu (ve en açık) ani kontrast geçişi olan yerlerde bu araç (Unsharp Mask) ile abartılmasıdır. Fotoğrafta artan keskinlik değil; önceden belirlenen (“Threshold”) ton değeri farkı arasındaki kontrastın arttırılmasıdır.

RAW kayıpsız ama sıkıştırılmış bir formattır. 20 MP bir makineden çıkan fotoğraf 60 MB’tır (8 bit). (Gerçekte makinelerimiz 12-14 bit veri ayırabilir ama o kadar detaya girmeyelim şimdilik). TIF formatında saklanan dosya da 60 MB’tır. Fotoğrafı RAW çektiyseniz kontrol edin; 18-36 MB arasında bir yer kaplar, yani her halükarda 8 bitlik sıkıştırılmamış bir dosyanın yarısı civarında (bu model ve markadan markaya epey büyük değişiklik gösterebilir).

Peki objektif kalitesini nereden anlıyoruz? Çok bilimsel olmayan ama evde deneyebileceğiniz yöntem şöyle: Aynı fotoğrafı biri sabit 50mm, diğeri herhangi bir zoom objektifin 50mm’ye getirilmiş odak uzaklığı ile aynı diyafram ayarlarında çekin. Sabit 50mm ile çektiğiniz fotoğraf muhtemelen daha büyük bir RAW dosyasına sahip olacaktır (dosya boyutunu makinenin LCD ekranında görebilirsiniz). Keskin olan fotoğraf daha fazla detay içerir, sıkıştırılması zordur, dolayısıyla dosya boyutu büyüktür. 6400 ISO’da çektiğiniz fotoğraf da 100 ISO ile çektiğiniz fotoğraftan daha fazla yer kaplar, çünkü fotoğrafta yine çok fazla detay vardır. O detay çok tercih etmeyeceğiniz “gren”dir.

(Lüzumsuz bir test daha: Makinenizin açın, kartınızda kaç fotoğraflık yer kaldığına önce 100 ISO’da, sonra 6400 ISO’da bakın. Epey bir fark göreceksiniz.)

Tüm bu bilgi ne işe yarar diye soruyorsanız, buna bir cevabım yok… Belki arkadaşınızın objektifiyle kendinizinkini ayaküstü kıyaslayıp sizin dosyanız daha büyük olduğunda hava atmanıza yarayabilir!

SC_TaksimEylemler_8915

A feature I definitely did not buy the EOS 6D for ended up being “the” feature that I have come to expect from a camera now. It is the WiFi capability.

It all happened just a few days after I purchased the camera and was prowling the streets of Istanbul putting it through its paces. I ended up in Gezi Park in Taksim Square where a small group of protestors had put up tents in an attempt to guard and save the age old plane trees from being cut down as part of the city’s overzealous development. Who would have guessed that the demonstrators were to be forcefully removed by the security forces and that the protests would spread nationwide?

What was happening there needed not only to be documented but to be shared immediately! My camera’s capabilities suddenly proved vital. The situation was such that journalists were much slower than protesters to break the news. Smart phone photos, though lacking the quality of a DSLR’s were quickly shared on the social media. Press photographers, meanwhile, needed much longer time to download their images and send them to their editors. I had the best of both worlds: I was using a full frame DSLR and sharing photos on the run! That summer of 2013 several of my photos would make the covers of major news sites in Turkey.

The WiFi also came in handy for proving that I was shooting here and now… Once I tweeted a photo of a couple with gas masks “kissing”. Comments claiming the photos were not genuine and could be found on Google dating back to some other demonstration from somewhere else were posted immediately! Some kind of propaganda machine was working against the social media users to cast doubt on them. What the trolls had not expected was that the couple I had just photographed was actually still there near me and I could go shoot a new photo and post it to prove it was bona fide!

I ended up being engaged in one of the most important turning points in the recent history of the country I live in day by day and I collected my pictures in my book: “Gezi – The Eye of Rebellion”.

Once the turmoil of the occupy movement settled down I have come to appreciate the use of the WiFi for my long term projects too. Most importantly it saves me from carrying my laptop which I use mostly for editing the photos during my assignments. The useful implementation of the system allows me to transfer small jpegs to my iPad, even though I only shoot RAW format. After each day’s shoot I will sit down and choose the best photos and already start sequencing the story. That way I know if my photos are going the right way, beginning to communicate the story to the magazine readers the way I intend to.

SC_TaksimEylemler_5020

SC_Bratislava_6719

Fotoğrafçının düşüneni değil; yürüyeni makbuldür!

Bu işin (fotoğrafçılığın) en heyecan verici tarafı, yaşadığımız hayatın, hayal gücümüzden daha yaratıcı olduğunu göstermesidir.

Çok düşünmüş, hayal kurmuşuzdur; kimsenin ulaşamadığı kişilerden randevu koparmış, hava durumunu, güneşin konumunu dahi hesaplamışızdır. Ve üstelik o gün çok şanslıyızdır: Tüm planımız tutmuş, tam istediğimiz fotoğrafı çekmişizdir! Bilgisayarımıza indirdiğimiz fotoğrafa bakar, kendimizle gurur duyarız. Nasıl sağlam bir öngörüye sahibizdir! Fotoğrafı gören ilk birkaç kişinin heyecanımızı paylaşmamasına bozuluruz, ama biliriz ki onlar bizi anlamamaktadır. Onların kaybı!

Neden sonra içimizde bir kuşku belirmeye başlar. Bir şeyler eksiktir o fotoğrafta. Bunu kabul edebilmek ise herkesin harcı değildir.

Marmara Islands

(Paşalimanı Adası açıkları)

Marmara Adaları’nı, fırtınaya yakalanmış bir kayıkta, dalgalardan korunmak için bir halıyı üzerlerine çekmiş iki arkadaş üzerinden anlatatılabileceğini; Dersim konusunun en güçlü fotoğrafının feribottan atılan simit kırıntılarına kapmaya çalışan martılar olacağını; veya Rıfat Ilgaz’ın Karadeniz’ini, Kurucaşile’de küçük bir tersanede, tavuğun üzerine çıkmış bir horozun temsil edebileceğini nasıl tahmin edebilirdim? Nasıl hesaplardım? Gerçek, hayalimden güçlüydü.

Fotoğraf hesaba gelmez, hayal gücümüzün sınırlarına da mahkum kalmamalıdır. Hayatın sunduğu sürprizlerden beslenmelidir. Esas beklentimizi karşıladığımızda şüpheye düşmeliyiz; beklenmeyenden çıkardığımız fotoğrafın kalıcı olacağını bilmeliyiz!

Bunları neden mi söylüyorum? Dört gündür Bratislava sokaklarında dolaşıyorum. SD kartım hala bomboş. “Hesapladığım” fotoğrafı çekemediğim için duacı olmam gerektiğini biliyor ve yürümeye devam etmeye çalışıyorum. Ancak ayakkabılarım parçalandı, falakaya yatırılmış gibi acı çekiyorum ve topallıyorum. Sanırım yaşlanıyorum. Bratislava’da hayat yok; burası hayal gücü gerektiriyor!!! 

Atasözleri zihnimde dolanmaya başlıyor, def ediyorum. Sesler gittikçe yükseliyor: Akılsız başın cezasını ayaklar çeker!

SC_Burgazada_0362_b

Her yere gidildi, her konu işlendi; her portre çekildi, her haber fotoğrafı da sıkıyor! Bu iyi bir şey. Keşfedilecek yer kalmadı, sıcak haberi “yakalamak” tek başına marifet olmaktan çıktı ve sonunda fotoğrafçı özgürleşti! Çünkü artık fotoğrafı göstermenin/belgelemenin mecrası olarak kullananlar ile anlatının sanatını yapanlar ayrıldı.

Dikkat ettiniz mi: Fotoğrafçılar artık daha iyi fotoğraflar çekiyorlar! Çünkü üzerlerine yüklenen “belgeleyici” ödevinden kurtuluyorlar. Artık fotoğrafçıyı sıcak bir olaya şahit olan çevresindeki kişilerden ayıran tek özelliği bir fotoğraf makinesi taşıyor olması, mekanik bir üstünlüğe sahip olması değil; fotoğraf makinesini herkes taşıyor. Fotoğrafçıyı diğerlerinden ayıran özelliği, şahit olduğu olayın gösterilmeye değil; “anlatılmaya” ihtiyacı olduğunun farkında olması.

Henüz Türkiye’de gazete fotoğraflarında, önemli unsurun daire içine alınmasından veya fotoğrafa, o unsuru eliyle işaret edilen birinin dahil edilmesinden kurtulacağımız günlere çok var. Bu editörlerle ilgili bir sorun. Oysa Türkiye’de artık o anlatan fotoğrafı çeken epey fotoğrafçı var. World Press Photo veya POI ödüllerinin ulaşılamaz hedefler sayılmaktan çıkmış olması bunun göstergesi.

(Eskiden güzel bahanelerimiz vardı ödül alamamak için: World Press Photo’ya gönderdiğimiz fotoğraflar mutlaka yolda, postada kaybolmuş olurlardı!)

1960-70’lerin National Geographic’lerine dönüp bakmak hala heyecan verici. Ama artık o sayıları gördüğümüzde duyduğumuz ilk heyecanı biraz daha farklı bir şekilde açıklama ihtiyacı duyuyorum. En iyi fotoğrafları gördüğümüzü düşünüyor, öyle fotoğraflar çekebilmeyi istiyorduk. Gerçi en iyi fotoğraflardı hakikaten, çünkü genelde ilk ve teklerdi. Ama gerçekten iyiler miydi?

Olmadıklarını benden değil; bizzat fotoğrafçıları söylüyor. Üstelik yine National Geographic’in yayınladığı kitaplardan. Sorun şurada: Bu fotoğrafçılar gerçekten zamanının en iyileriydi ve sonradan kendi yaptıkları kitaplardan da göreceğiniz gibi olağan üstü fotoğraflar çekmişlerdi. Ancak dergide yayınlanan fotoğraflar için bir başka kriter vardı: Fotoğraf göstermeliydi!

Düşünün: Bir konu için 6 ay bir yerde yaşıyorsunuz, orayı öğreniyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz ve –bence en önemlisi- hissetmeye başlıyorsunuz. Bunları yansıtabildiğiniz fotoğrafları okurların anlamayacağı düşünülüyor ve ıskartaya çıkarılıyor. Göstermek, anlatmaktan önce geliyordu. Yazık…

***

Artık böyle bir önceliğimiz yok.

Güncel bir örnek vereyim: Atlas Dergisi’nde yayınlayacağımız Kars-Kağızman konusu için kullanacağımız fotoğraflardan geniş bir seçkiyi yaymış, tüm yazı işleri ekibi seçmeye, sıralamaya çalışıyorduk. Ne yaptıysak fotoğraflar eksik kalıyordu. Oysa konu için önceden konuşulan her şey çekilmişti; ilçenin dört tarafına gidilmiş, önemli köyleri, kalıntıları, geniş peyzajları çekilmiş, tarım ve hayvancığı vurgulanmıştı. Fotoğraflar teknik olarak da sorunsuzdu. Eskiden olsa, görevimizi yerine getirmiş editörler olarak dönüp arkamıza bile bakmazdık. Ama huzursuzduk, tatmin olmamıştık. Bir eksik vardı, neydi o?

Aynı dönemde önümüze serilen, Diyarbakır’ın Silvan ilçesinin fotoğrafları tam olarak bu sorunun yanıtıydı! Silvan başlığının Kağızman’dan çok daha heyecan verici olmadığı konusunda anlaşabiliriz sanırım… Üstelik fotoğrafçımız (Aytunç Akad) konunun olmazsa olmazlarından (Ulu Camii, Malabadi Köprüsü, Surlar) hiç birini tam olarak çekmemişti. İlçe merkezini ve bir iki köyünü çalışmış gelmişti. Ama önümüzdeki fotoğrafların bizi ikna etmesi bir kaç saniye almıştı. Sanki Silvan’da olan bizlerdik; fotoğraftakileri hissedebiliyor, empati kurabiliyorduk.

Ulu Camii’nin kaç minaresi olduğunun ne önemi var? Veya surların kenti ne kadar çevrelediğinin? Bunlar yazıda belirtilebilecek “teknik” detaylar değil mi? Söze dökebildiğimizin fotoğrafını niye çekelim? Envanter çalışması veya bilimsel bir makale hazırlamıyoruz ki! Silvanlı bir amcanın çayını içerken sırtını yasladığı Ulu Camii, çocukların korkuluklarından aşağı taş attıkları Malabadi Köprüsü veya yine çocukların ziyarette oldukları mezarlığın fonunu oluşturan sur daha gerçek(!) bir Silvan değil mi?

AA_Silvan_9926_k

(Fotoğraf: Aytunç Akad)

***

Sanırım şöyle özetleyeceğim: Artık fotoğrafçı anlatsın; yazar göstersin!

Dersim

Üç kere okudum İnce Memed’i… Ortaokul yıllarımda gecenin geç saatlerine kadar onun coğrafyasında, dağlarında, eşkıyalarla beraber yaşıyordum. Üniversite’de 18 yaşındayken ise, aşık olduğum kıza, sahaflardan bulduğum güzel ciltli, desenli kapaklı bir çevirisini hediye etmiştim. Beraber okumuştuk. Yıllar sonra da Türkiye’ye yeni dönmüş, çiçeği burnunda bir fotoğrafçı olarak yönümü; insanlara, kültürlere nasıl yaklaşacağımı yine Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde bulacaktım.

“Siz ovalısınız galiba” demişim kızlarıma geçen yaz, Kazdağları’nın eteklerindeki bir zeytinlikten kumsala inen toprak bir yolda yürürken. Ayaklarını yere sürüyor, tozu dumana katıyorlardı. Çok bilmişliğiyle küçük kızım da “evet efendimiz!” diye cevaplamıştı. Sonra hatırladım dağ köylülerini ovalılardan o şekilde ayırt edenin küçük Memed olduğunu. Onun tüyosuyla alıştırmıştım kendimi ayaklarımı kaldırarak yürümeye! Ne de olsa doğada yaşamak istiyor, kuş gözlemine çıkıyor ve eşkıya değilse de dağcı olmak istiyordum!

Atlas’ın son sayısının konu toplantısını yaparken anladık ki hepimizin Yaşar Kemal’le ayrı ayrı birer kişisel tarihi var. Hastalığını yeni haber almıştık ve tek bir konu yapmak geliyordu içimizden: Onun coğrafyasını! Nasıl yapacağımızı, onun gözünden nasıl bakacağımızı tartışırken de bir başka şeyi fark ettik: Biz zaten hep onun coğrafyasında yaşıyormuşuz, ondan öğrenmişiz Anadolu’ya bakmayı. O, bu diyarın güzel tarafıymış!

Kızlarımın biraz daha büyüyüp Yaşar Kemal’in diyarını keşfetmelerini sabırsızlıkla bekliyorum. 15 yıl önce annelerine aldığım, güzel ciltli Anadolu destanı artık onların kitaplığında duruyor.

Fotoğraf: Munzur Vadisi, Tunceli/Dersim
(Editör yazısı, Mart 2015 – Atlas Dergisi)