Yakında mecbur kalacağız saklamaya, saklanmaya; aksi halde fırsatını bulan, bizi mahkemeye verip para cezasına çarptırabilecek. Az buz da değil; fotoğrafçıyı doğduğuna, makineyi eline alıp alacağına pişman edecek meblalara!

Yüzleri gözükenlerden bahsediyorum! Artık tanınır olan birinin fotoğrafını çektiğinizde ve bunu yayınladığınızda fotoğrafçı olarak haksız bulunmanız yüksek bir olasılık.

Önce şunu netleştirelim: Sokaklar ve genel olarak kamuya açık tüm alanlar, tanım gereği hukuken de, insanların özel hayatlarından ve mahremiyetlerinden kendilerinin sorumlu olduğu yerlerdir. Dolayısıyla fotoğrafını çektiğiniz kişinin özel hayatının tacize uğradığını iddia etmesi mümkün değildir. Bu basın özgürlüğünün de en büyük dayanaklarından biridir.

Durup dururken kendimizi gazetelerde görüyor olmamamızın sebebi, bizi tanımayanlar için bir şey ifade etmememizden, “önemli” olmayışımızdandır! Ancak basın sadece sıcak haber yapmaz; İstanbul’un apaçileri de, Toros Dağları’nın Yörükleri de, sokakta günlük hayatını sürdüren biz de basının konusuyuzdur. Bu durumda öne çıkan da genellikle şahsımız değildir.

Sokaklar, meydanlar, lokantalar v.b. yerler, içinde yaşadığımız kültürü ve dönemi ancak içinde yaşayanlarla beraber yansıtabilir. Bunu doğal bir şekilde yansıtabilmenin tek yolu da insanları doğal hareket ve davranışlarından alıkoymamaktır. Klişe bir son olacak ama: Öyle bir memleket olduk ki sadece hırsızlık yaparken yakalanan yöneticiler değil; sigara içerken veya sevgilisini aldatırken yakalan bile çözümü basını susturmakta buluyor! (ya da bunu fırsata çevirip fotoğrafçıdan hayatında bir arada görmediği, asla biriktiremeyeceği paralar istiyor).

SC_Izlanda_4594

Gezi fotoğrafçılığı Türkiye’de özel bir itibara sahip. Niye böyle olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ben Atlas dergisini coğrafya ve kültür dergisi olarak tanımlarken karşımdakiler bazen çıtayı daha da yükseğe koyduklarını düşünerek sözde bana destek veriyorlar: Evet, bir gezi dergisi!

Gezi fotoğrafçılığına veya dergilerine karşı kötü hisler beslemiyorum. Ancak doldurdukları boşluğun yanlış tarif edildiğini düşünüyorum. Hani sorduklarında herkes, televizyonda en çok belgesel seyrettiğini söyler. Doğru olmadığını biliriz. Ama bir de gerçekten belgesel seyrettiklerini düşünenler var, kastettikleri çoğunlukla gezelim-görelim programlarıdır.

Gezi fotoğrafçılığını/filmciliğini/dergiciliğini belgesel sayabilir miyiz? Etiyopya’nın Omo vadisi yerlilerinin fotoğraflarını sekseninci defa gördüğümüzde ne hissediyoruz? Ya da İzlanda’nın şelalelerini, Katmandu’nun tapınaklarını, Tayland’ın rahiplerini? Hele bir de insanlar buruşuk yüzlü portre, şelaleler tripod üzerinde uzun poz, şemsiyeler de her zaman kırmızı ise? Muhtemelen becerebilenimiz sıkıntısını ifade ediyor, kalanlarımız “aa, güzel olmuş” deyip geçiyor.

Peki, bir sorum daha var: Bu fotoğrafları gerçekten de ilk defa gördüğümüzü varsayalım. Şimdi ne olacak, belgesel mi? Bizim “cahilliğimiz”, ilk kez görüyor olmamız, önümüzdeki fotoğrafın değerini arttırır mı?

Oysa “gezi fotoğrafçılığı” ile belgeselin çok basit bir ayrımı var: Gezi fotoğrafçısı gezenin ilk gördüğünü; belgesel fotoğrafçı ise orada yaşayanın kanıksadığını çeker. (Panayırlar gezi fotoğrafçısının, panayırcılar belgesel fotoğrafçının ilgi alanıdır.)

Şöyle bir sadeleştirme yapabiliriz belki: Fotoğrafını rota belirliyorsa gezi, rotanı fotoğraf belirliyorsa belgesel çekiyorsun!

Ha, bir de üçüncü seçenek var! Esasında –panayırcıyı da çekiyor olsak- gerçekten de gezi fotoğrafı çektiğimizi itiraf etmek zorunda kalmadan önceki son sığınağımız: Sokak fotoğrafçılığı. Ona ayrıca değineceğim.

Sizce?

TURKEY / Istanbul / The ferries are a perfect place where people feel free to do what they don't really otherwise do in public (like showing effection, laughing out loud, drinking etc...). The ferries sailing on the boshorus between the two continents provide plenty of scenery. © Sinan Cakmak/Anzenberger

SC_TaksimEylemler_5020

 

 

Cide

Basit bir çözümü, kolayca uygulayabileceğimiz formülü olsun isteriz öğrenmeye çalıştığımız işin. Buna karşılık da o işin ustalarının klişe cevapları vardır: çok çalışmak, sabırlı olmak! Her soru için doğru olan cevabın kimseye bir faydası var mıdır, tartışılır…

İyi fotoğraf çekmenin sırrı bence doğru eleştiriyi bulabilmekte yatıyor. Eleştiri muhatabına ayrı, yapanına ayrı sorumluluk yükleyen bir iletişim biçimidir. İki tarafın birbirini tatmin etmeye değil, anlamaya çalışması gerekir. Fotoğrafçının bir derdi, eleştirenin bir zevki vardır. Ancak “dertli” olanın anlaşılabilir, “zevkli” olanın farklı anlatı biçimleri olduğunu bilmesi faydalı bir iletişime olanak sağlar. İyi eleştiri bazen ağırınıza gider, bazen mutlu eder ama mutlaka sizin göremediğinizi gösterir. “Farkında” olmanızı sağlar.

“Ama bu fotoğraf için haftalarca plan yaptım, saatlerce yürüdüm, yağmurda sırılsıklam oldum!” Editörlerin duymaya alışık oldukları savunma cümleleridir. Oysa ne kadar çaba ve emek harcadığımızın bir önemi yoktur! Bazen bir ana gösterdiğiniz tepki en iyi fotoğrafınızla sonuçlanır. Emek bu tepkiyi gösterebilecek içgüdüyü edindiğiniz senelerde yatmaktadır!

Herkesin sırrı, önceliği birbirinden farklıdır. Bazısı dağcılık, dalgıçlık gibi yeteneklerini öne çıkarır, bizi ulaşamadığımız yerlere götürür; bazısı sosyal yeteneklerini konuşturur, kimsenin giremediği kapıları açtırır. Bunları yaparken akıllarında hep bunu nasıl görselleştirebilecekleri vardır. Gözümüzün görmediği karanlıkta saklananı göstereninden, insansız hava araçlarıyla makinesini uçuranına kadar sırrını teknolojinin açtığı yeni imkanlarda arayanımız vardır. Uğraşısına felsefi yaklaşan, doğru anı beklemekten asla sıkılmayan veya tersine; doğru ruh halini sıkılmakta bulanımız var. Fotoğrafçı dediğiniz çok çeşit…

Konuştukça ortak bir sırları da olduğunu fark ediyorum: Çok çalışmak, sabırlı olmak!

* Fotoatlas İlkbahar/Yaz 2015 sayısının Editör notu.

 

Blog_8_SD_ENDLESSHARVEST_067

Fotoğraf: Servet Dilber / Aksaray

 

Uzun soluklu projesi olmayan bir fotoğrafçı var mıdır? Peki ya bu projesini tamamlayan, kitap veya sergisini yapan?

Ya da birbirinden bağımsız konular için çektiği fotoğraflardan hasbelkader toparladığı serginin esasında ince hesaplanmış, uzun soluklu bir projenin parçası olduğunu iddia etmeyen?

En iyi işlerin kısa ve yoğun çalışmalar sonucu yapıldığına iyice ikna oldum. Buna vesile olan Servet Dilber’in çok yakın zamanda kitapçılarda bulabileceğiniz kitabı: Bitmeyen Hasat.

Benim de uzun soluklu bir projem var. Ruh halime göre adına Lodos veya İki Kıyı diyorum. Konusunu sorana Anadolu’nun kıyılarını çalıştığımı; Dersim veya Ankara fotoğraflarının kıyıyla ne alakası olduğunu merak edene “metafor” diye bir şey olduğunu hatırlatıyorum. Metaforun tek başına okuru (veya “bakarı”) ikna etmeyeceğini bildiğimden hâlâ fotoğrafların çoğunda deniz veya göl unsurunu bulundurmaya ise özen gösteriyorum.

Ancak bir başka problemim var: Projemin bir sona kavuşma ihtimali gittikçe düşmeye başladı. Sebebi fotoğrafımın zamanla değişmeye başlaması. Projenin çerçevesini ilk çizdiğim 2005 yılında çektiğim fotoğrafları son senelerde çektiğim fotoğraflarla bir araya getiremez, sıralayamaz oldum.

“Egeli Olmak” Atlas için gerçek anlamda istediğim tarzda çalışabildiğim ilk konu olmuştu. Ege’yi klişe sembolleriyle -efeleri, deve güreşleri, Çomakdağı vs.’siyle- değil, oralıların günlük hayatlarında yaşadığı ve hissettiği şekliyle fotoğraflamaya çalışmıştım. 12-15 fotoğraflık serim beni uzun süre tatmin etti. İki farklı mevsimde üç defa, 8-10’ar günlük seyahatler yapmış, Ege’yi boydan boya kat etmiştim. İstediğim yerde bir kaç gün geçiriyor, fotoğraf çıkmaz dediğim yerleri es geçiyordum. O zaman şöyle bir inancımız vardı: Günde bir kare çıkmalı! Çıkıyordu da.

Sonrasında İstanbul’da ve Karadeniz’de çok sayıda konuya gittim. Ancak çalışma tempom değişti, daha çok çalışıyor, daha az fotoğraf çıkarabiliyordum. Ege’de kendiliğinden gelen fotoğrafı Karadeniz’de söke söke almak gerekiyordu. Daha zor ama daha zevkliydi, hafiften entelektüel bir çalışma yaptığımı hisseder olmuştum.

Sorun da burada ortaya çıkıyordu: Hâlâ aynı hikâyeyi anlattığımı düşünüyor ama farklı yöntemler kullanıyordum. Fotoğrafları bir araya getirmem tabii mümkün olamazdı. Ne zaman ki Dersim’de çektiğim bazı fotoğrafları da Lodos serisine dahil etmeye kalktım, işte o zaman karım “Yok, artık!” diye duruma el atma ihtiyacı duydu. Oysa Lodos’u en iyi o martılı fotoğraf anlatıyordu bence!

Sonra Gezi oldu! Tesadüf eseri ilk gününden itibaren, görev icabı takip etmeye başladığım olayları, günler ilerledikçe heyecan ve mutlulukla takip eder ve çok çeşitli yönünden fotoğraflar olmuştum. Bu süreci bir başka blog yazısında ele almayı umuyorum. Ancak önceki çalışmalarımdan farklı bir yanı vardı bu konunun: Tesadüfi de olsa bir başlangıç, neyse ki tembellik etmeyip takibine devam ettiğim bir gelişme ve oldukça net bir sonucu vardı bu sürecin (süreç devam ediyor diyecektir çoğumuz, ama unutmayın, ben işin takip edilebilir görsel tarafından bakıyorum bu blog sayfasında). Yoğun çalışma ve kısa süre, tutarlı bir iş demek oldu.

Blog_8_SD_ENDLESSHARVEST_016

Fotoğraf: Servet Dilber / Adana

Sonunda Servet Dilber’in kitabına dönebileceğim galiba… Bitmeyen Hasat her yönüyle çok iyi bir fotoğraf kitabı. Belirli bir konuya odaklanırken, içerik uğruna görselliğinden taviz vermeyen, tersine, görselliğin içeriği güçlendirdiğinin farkında olan bir bakış açısının ürünü. Türkiye’den çıkma bu seviyede bir başka fotoğraf kitabı bilmiyorum. Bu görüşümü kitabın teknik kalitesi -renk ayırımı, baskısı, cildi- de güçlendiriyor.

Bu son paragrafa gelebilmek için niye bu kadar yazdım? Çünkü anlamaya çalışıyorum. Servet Dilber ile on seneyi aşan bir dostluğumuz var. Gerek rakı masasında, gerek seyahatlerde uzun soluklu projeler üzerine kesmediğimiz ahkâm, çalışmayı planlamadığımız konu kalmadı! Hiçbirinin olmayacağını biliyorduk herhalde. Neyse ki hiçbiri olmamış, hiçbirisi Bitmeyen Hasat kadar iyi olamazmış.

Not: Kitaptaki fotoğraflara ayrıca değineceğim ve eleştirilerimi de sıralayacağım bir başka sefere! O kadar kolay elimden kurtulamazsın Servet!

Fotoğrafçıların iki farklı ilgi alanına sahip olduğunu düşünüyorum. Birincisi ekipman merakı: Her iyi veya yeni makineye ve objektife sahip olmak istiyoruz. Optik formüller hakkında çok güzel ahkam kesiyor, Canon ve Nikon’a neyi nasıl yapmaları gerektiği hakkında bol bol öğüt gönderiyoruz. Leica’nın kendisine ise bir şey demiyoruz, ama alabilenlere, boynunda gezdirenlere “uyuz” oluyoruz!

İkinci ve epey geriden gelen ilgi alanı ise fotoğrafın kendisi. Konuşacağınız her fotoğrafçı size önemli olanın fotoğraf olduğunu, ekipmanın ise hiç önemi olmadığını söyleyecektir. Dikkat edin, bu insanların yanında en az sekiz kiloluk bir ekipman çantası göreceksiniz!

Fotoğrafçının kişisel gelişimi genellikle şu şekilde oluyor:

(Ekipman açısından)

  1. evre, amatörlükten-profesyonelliğe geçiş: Her aldığımız makine öncekine kıyasla büyüyor ve pahalılaşıyor. Objektifler en genişten en dar açıya kadar çeşitleniyor. Çantamız taşıyor, içinde su terazisinden ND gradasyon filtresine kadar her şey bulunuyor. Omzumuzda taşıdığımız “battery-grip”li makinedeki zoom objektif mutlaka en uzun konumunda duruyor.
  2. evre, profesyonellik dönemi: Reklam fotoğrafçısıysa tüm ekipman, üzerine para-flaşlar vs. eklenmiş halde taşınmaya devam ediyor; ama asistanlar tarafından (tabii işler yolundaysa)! Düğün fotoğrafçısıysa tüm ekipman getiriliyor, müşteriye gösteriliyor, ama içinden tek makina ve objektiften (ve tabii reflektör) başkası kullanılmıyor. Basın fotoğrafçısı için tek fark ekipmanın, o da nadiren, ajans/gazete tarafından sağlanıyor olması! Editoryal işler yapan bir foto-muhabir ise ikinci evreyi parasızlıktan dolayı atlıyor, üçüncü evreye dikey geçiş yapıyor.
  3. evre, emekliler ve parasızlar: Az ekipman kullanmak bir gurur meselesidir. “Tek makine, tek objektifle her şeyi çekerim” iddiası hali vakti yerinde olanlar için “iyi fotoğrafçı” olduklarının kanıtı, azla yetinmek zorunda olan foto-muhabirleri için erdem ise meselesidir.

(Fotoğraf açısından)

  1. evre: Fotoğraf ne kadar kontrast ve koyu ise o kadar iyidir. Gün batımı sevenler birinci evreye bile varamamış olanlardır onların gözünde. Ama gün doğumu sevilir, çünkü fotoğraf çekmek için erken kalktığının kanıtıdır (tabii gösterdiği fotoğraf esasında gün batımında çekilmiştir, o kısmı ayrı).
  2. evre: Fotoğraf ne kadar yumuşak, de-satüre ve büyük kağıda basılmışsa o kadar iyidir.
  3. evre: Foto-muhabiri peyzaj, peyzaj/doğa fotoğrafçısı insan, reklam fotoğrafçısını video klip çekmeye başlamıştır.

Neyse ki sadece 50mm objektif kullanıyorum! Dolayısıyla ekipman fetişizmine karşı bağışıklığım var. Keyfime göre dolabımdaki altı 50mm’den birini seçiyorum olup bitiyor!

Bu arada gün doğumlarını sevdiğimi de itiraf ediyorum!

Portfolio_Ege

İyi çeken değil, doğru seçen fotoğrafçının önü açıktır! Çalıştığı konuyu, çektiği fotoğraf sayısı ile ölçen, bunu böbürlenme konusu yapan fotoğrafçıdan uzak durmakta fayda var. Neticede bir dergi konusu veya kitap projesi de olsa, yayınlanacak fotoğraf sayısı aşağı yukarı bellidir. Fotoğrafların kaç tane arasından seçildiğinin ise en ufak bir önemi yoktur (hatta ne kadar çok fotoğraf arasından seçilmişse o kadar zayıf bir seçki olması muhtemeldir).

World Press Photo gibi organizasyonların, Oscar Barnack gibi fotoğraf projesi yarışmalarının seri fotoğraf isterken sayıyı on iki ile sınırlı tutmalarının çok basit sebebi var. On iki fotoğrafta her konu anlatılabilir! En sıkı fotoğraf meraklısına bile 50 fotoğraf gösterip sıkmamak pek mümkün değildir. Bu ancak önemli fotoğraf kitaplarında, o da nadiren başarılan bir şeydir. Peki biz hangi beklentiyle bir fotoğrafçıya veya fotoğraf editörüne 50 kare fotoğraf gösterip kesintisiz ilgisini bekleyebiliyoruz.

“Benim niye vaktimi alıyorsun bunlarla?” diye terslemişti beni Danimarka’nın efsanevi fotoğrafçılarından Henrik Saxgren. Sınıftan bir arkadaşımla cesaretimizi toplayıp kendisini aramış, takıldığı kafede görüşmek üzere randevuyu koparmıştık. Buluştuğumuzda, bir kaç hafta önce sınıfımızda seminer veren kibar adam yerine, fotoğraflarımıza baktıkça öfkelenen huysuz bir ihtiyarla karşılaşmıştık. Sonunda birkaç kare fotoğrafımı seçip çıkarmış, “bunlar ne?” diye sormuştu. Seçkimin içinde diğerlerinden ayrılan, benim esas çekmeyi sevdiğim tarzda fotoğraflardı bunlar. Kem küm bile edememiş, oturmuştum aşağı. Sonra hiç beklemediğim bir yorum yaptı: “Bunlar varken, diğerlerini niye gösteriyorsun bana?”. Mutlu olmam gerekirdi herhalde ama ben kendime kızmıştım.

Hatam çok basitti çünkü: Kendi derdimi anlatabildiğimi düşündüğüm fotoğraflarımın yanına çevremdeki arkadaşlarımın beğendiği, mutlaka portfolyoma dahil etmem gerektiğini söyledikleri fotoğrafları da koymuştum. Bunda içime sinen fotoğraflarımın sayısının az olması kadar kendime güvenemememin de etkisi olmuştu.

Dersimi almış, Türkiye’ye gelen Magnum fotoğrafçısı Alex Webb’in önüne hazırlıklı çıkmıştım. 8-10 kare fotoğraf göstermiş, sonucunda da atölyesine ücretsiz katılma hakkını kazanmıştım.

O kadar çok şey öğrendim ki atölye boyunca. Fotoğraf eleme işini daha hızlı ve sistematik yapabiliyordum artık. İlk olarak fotoğrafları kabaca seçip bir klasöre aldıktan sonra (o zaman diaları ışıklı masanın bir kenarında topluyor veya dia poşetine yerleştiriyorduk) işin esas zevkli kısmına, fotoğrafları A ve B klasörlerine ayırmaya geçiyorduk.

Halen dergide veya başka fotoğraf işlerinde (kitap, sergi vs.) uyguladığım sistem şöyle: A klasörü fotoğrafçının çalıştığı konuyu tam olarak anlattığını düşündüğü; yayınlanacağı mecrayı veya göstereceği kimseleri önemsemediği 12-20 fotoğraftan oluşan bir klasör olmalı. Burada hiçbir fotoğrafın tekrarı, benzeri veya alternatifi yer almamalı. Fotoğraflar mutlaka sıralı olmalı; bu sıranın bozulmaması için fotoğrafların isimlendirilmiş ve numaralanmış olmasına özen gösterilmelidir.

Bu arada sıralamadan kastımın fotoğrafları kronolojik olarak dizmek olmadığını; görsel estetiği ve içeriği etkili kılacak ayrı bir kompozisyon olarak düşünülmesi gerektiğini özellikle vurgulamam gerekli. Hatta şöyle söyleyeyim: Fotoğrafları kronolojik sıralayacağınıza hiç sıralamayın, tesadüfi bırakın daha iyi! Bu konuya biraz sonra döneceğim.

B klasörü, artan fotoğrafların girdiği bir klasör olarak düşünülmemeli. Buraya dahil edilecek fotoğraflar için kullanılacak kriterler genellikle A klasörü için gerekenden daha da zorlayıcıdır! Alternatifleri arasında seçmekte zorlandığınız, yaptığınız seçime göre hikayenin anlamını veya hissettirmek istediğiniz duyguyu değiştirecek fotoğraflar bu klasörde yer alır. Ancak şunu da unutmayın: 3-4 kare arasında karar kılamıyorsanız büyük ihtimalle hiçbirisi iyi değildir; hepsine kıyın!

B klasöründe yer alacak diğer fotoğraflar için artık işin hangi mecrada yayınlanacağını göz önünde bulundurmamızın zamanı geldi. Atlas dergisi bir coğrafya dergisi. Konularımız, tematik ve sosyal meseleler üzerine kurulu olduklarında dahi hangi coğrafi şartlarda veya kent dokusu içinde yer aldıklarını göstermemiz gerekiyor. Bu tarz genel fotoğraflar, özellikle de yeni başlayan fotoğrafçıları zorlayabiliyor. Ancak olmazsa olmazlar! A seçkisine giremeyecek nitelikte ise o zaman B seçkisine bu tarz fotoğrafların dahil edilmesi gerekiyor. Bu sadece genel görüntüler için değil, fotoğrafın içeriğinden dolayı konuyu direk olarak ilgilendiren fotoğraflar için de geçerli.

B klasörüne girebilecek ve beni esas heyecanlandıran tür fotoğraflar ise konuyla ilişkisi kurulamayan ama kendi başına çok güçlü olan fotoğraflar. Bunu A seçkisine dikkati dağıtmayacak bir şekilde dahil edebilmek fotoğrafçının, konuda kullanabilmek editörün maharetine kalmış.

Bu da bizi tekrar A seçkisine geri getiriyor. Fotoğrafları sıralamak en az seçmek kadar özen gerektiriyor. Bu başlı başına bir kompozisyon işidir. Konuya güçlü bir fotoğrafla girmek; sonra bir kaç fotoğrafla konunun çerçevesini çizmek; ardından içerik olarak daha önemli ama görsel olarak nispeten biraz daha zayıf fotoğrafları aralara serpiştirmek; son olarak yine akılda kalacak bir iki fotoğrafla kapanış yapmak genellikle iyi bir yöntemdir.

Burada iki noktaya dikkat çekmekte fayda var: Fotoğrafçının tarzına veya tercihine göre sıralama tamamen görsel (belli renklerin veya geometrik şekillerin her fotoğrafta tekrar ediyor olması gibi) olabileceği gibi içeriksel de (“öyküsel” mi demeli) olabilir.

İkinci olarak, açılıştan sonra çerçeveyi belirleyen fotoğraflar seçkinin bütünlüğü ve çeşitliliği açısından kritik önem taşıyor. O çok beğendiğiniz ama konuya bir türlü yerleştiremediğiniz fotoğraf var ya… İşte onu genellikle buralara yerleştirebilir, fotoğrafın konunun çerçevesi dahilinde olduğunu belirtir ama bir daha o tarz bir fotoğrafa dönmeyebilirsiniz! Ufak fotoğrafçı üçkağıtları bunlar…

Portfolyo organiktir. Yaptığınız hiçbir seçki bitmemiştir. Aylar sonra aynı fotoğrafları çok farklı kurgulayabilir, öncekinden bambaşka anlamlar çıkardığınız ama bir o kadar kuvvetli bir konu çıkarabilirsiniz.

Tüm bu çalışmanın amacı nedir peki? Kendinizi karşınızdakine olduğunuzdan “güzel” göstermek olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Amaç daha iyi bir fotoğrafçı olmak! Fotoğraflarınızı iyice ayıklamadan, sıralamadan neyi eksik veya yanlış yaptığınızı anlama şansınız yoktur. O çok sevdiğiniz fotoğrafı seçkiye sokmayı başardık diyelim. Ama biliyorsunuz ki genel görüntü veya yakın detay olmadan konunuz yayınlanmayacak. Aynı şekilde: Sekiz tane yarım portre veya on tane siluet, mecranız ne olursa olsun her durumda tekrardır. Bu tekrarların ve eksiklerin farkına ancak seçkiyi kendiniz yaptığınızda varabilirsiniz.

Kısaca şöyle özetleyebiliriz sanırım: Fotoğraf üzerine çekim öncesi veya sırasında değil; sonrasında düşünmeli! Çektiğiniz fotoğrafı seçmek için daha fazla zaman ve enerji harcıyorsanız doğru yoldasınız.

(Fotoğraflar: “Ege’li Olmak” konusundan. Fazlası Fotoatlas’ın ilkbahar sayısında)

SC_Ege2_0793

Aramızda takılırız bazen: Kadrajın yarısını çok yakın ve flu bir yüz kaplamışsa bil ki Aytunç Akad’ın fotoğrafıdır. Renkli çekilmiş ama “olmadığı için” sonradan siyah beyaza çevrilmişse fotoğraf, Umut Kaçar’ındır! Bir yandan yıldızların gökyüzünde dönüşlerini kaydederken diğer yandan çevredeki ağaç veya kayaları cep telefonunun ışığıyla doğru pozlayacak sabıra ve hesaplayacak “mühendis” kafasına ancak Turgut Tarhan sahiptir mesela bizim çevreden. Cüneyt Oğuztüzün’ün kullandığı ışık bellidir: Gün batmadan 2 saat öncesi ile 1 saat öncesi arasında çekeceğini çektiyse çekti! Modern/geleneksel çelişkisini aynı kareye sokmak Kerem Yücel’in; çocuk, kedi ve teyzeleri, eskiden çok geniş açı, artık çok açık diyaframla çalışmak Tijen Burultay’ın kalemidir! Clarity ayarlarını sonunda kadar açıp, saturasyonu düşürmek ise birkaç senedir sayısı artan ajans ve kolektiflerin olmazsa olmaz hareketidir!

Benim günahım ise belli: Ne zaman fotoğrafı ortadan bölen bir direk görse arkadaşlar, “Aaa Sinan çekmiş” derler! Bunu artistik bir arayış içinde yaptığımı düşünürler sanırım. Oysa bilmezler ki ben o direğin arkasına saklanmaya çalışıyorumdur esasında!

Fotoğrafçı olacağını söyleyene verilen ilk tavsiye, hatta koşulan şarttır: Tarz sahibi olacaksın! 20 yaşında, daha kendimizin ne olduğunu bilmezken, hocalarımızın talimatı üzerine çil yavrusu gibi dağılmış, tarzımızı aramaya koyulmuştuk. Sevdiği fotoğrafçıları taklit edenler ile heyecan duyduğu teknik efektleri uygulayanlar olarak iki grup çıkmıştı ortaya. Ben Alex Webb’e benzetildiğimde mutlu oluyor, iltifat olarak “sen de 20mm’yi ne güzel dayamışsın çocuğun yüzüne” deyiveriyordum. Mutlu oluyorduk. İki grubun sıkıntısı ise ortaktı: Tarz ile tekrarı ayırt edemiyorduk!

Tekrar edebilmek önemli. Fotoğrafçı her şeyden önce bir zanaatkâr olmalı ve girdiği her durumdan, gerektiğinde cebinde bulundurduğu teknik veya görsel “formülleri” kullanarak, fotoğraf çıkarabilmeli. Ortadaki direk ve öndeki flu kafanın hala arada bir kendini göstermesi bundandır: Fotoğraf çıkmamıştır, formül uygulanmıştır! Ama bu formülleri art arda tekrarlayarak tarz sahibi olduğumuzu değil, bir süre sonra sıkıcı bir fotoğrafçı olacağımızı göstermiş oluruz.

Fotoğrafın iyi, fotoğrafçısının tarz sahibi olduğunu (veya olmadığını) anlamak kolay:

  • Yeni gördüğümüz bir fotoğrafta, ilk dikkatimizi çeken veya merakımızı uyandıran onun nasıl çekildiği ise o zaman teknikten medet uman bir fotoğrafçının formülüne bakmaktayızdır.
  • Eğer fotoğrafın niye iyi olduğunu anlatamıyor, adını koyamıyor, kem küm ediyor ama fotoğrafı da gerçekten beğeniyorsak, o zaman tarz sahibi bir fotoğrafçının eseri ile karşı karşıyayızdır.

Peki ne yapabiliriz tarzımızı oturtmak (bu arada “tarz” ne kadar antipatik bir kelime değil mi?), görsel kaygılarımızı ortaya koyabilmek için? Benim bulduğum yöntem şu: Korkularınızla yüzleşmeyin, tam tersine etrafından dolaşın! Buna göre çözümler getirin. Neyi beceremediğinizi iyi bilin ve bunu bir avantaja dönüştürün!

Asosyal, çekingen, insandan korkan (yol sormaktansa kaybolmayı yeğleyen) biri insan fotoğrafı çekmeye karar verince çözülmeyi gerektiren bazı sorunlarla karşılaşıyor. İlk önce o direğin arkasına saklanıyor! Görünmemeye çalışıyor, kurtulamadığı direği bir kompozisyon öğesi diye yutturmaya çalışıyor. Bazen başarıyor. Ama sekiz tane direkli fotoğrafı arka arkaya dizdiğinde foyasının ortaya çıkacağını anlıyor; başka çözümler peşinde koşuyor. Yansımalara takılıyor, çünkü karşısındaki insanın yüzüne karşı makineyi kaldırmaya korkuyor. Bunu tabii asla kabul etmiyor, “insanların doğallığı bozuluyor makineyi yüzlerine karşı kaldırdığımda” diyor sorana. Yansımalardan da iyi birkaç fotoğraf çıkıyor. Köşe başlarına saklanıyor (“ben seni çekmiyordum, sen benim kadrajıma girdin”), güneşi arkasına alıyor, insanların gözü kamaştığı için kendisini görmüyor olmasından faydalanıyor.

Sonunda ortaya teknik ve görsel olarak birbirinden farklı, ama yine de aynı fotoğrafçıdan çıktığı belli, tutarlı bir seri çıkabiliyor. İyi ya da kötü, o seri, insan çekmekten çekinmeyen birinin fotoğraflarından farklı oluyor. Farklı bir tarz oluyor!

Çalışmalarını çok beğendiğim bir yaban hayatı fotoğrafçısı, Skylife’da çalıştığım dönemde bana göstermek için kurt fotoğraflarını getirmişti. Kurtların, ayıların arasında bir kabin içinde günlerce kalmak onun için normal bir mesaiydi. Birden odaya patronun daima mutlu ve salyalı golden retrieverı girdiğinde kendisinin sandalye üzerine bir tüneyişi, köpeği bir an önce uzaklaştırın diyen bir bakışı vardı ki!… Kendimi bir aynada görüyormuşum gibi gelmişti. İkimiz de korkularımızla yüzleş(e)miyor, o hayvanların, ben insanların arasında saklanıyorduk.

Fotoğraf: Akçay, Edremit-Balıkesir

IMG_5577 copy

Çektiğiniz fotoğrafı hiç açmadan, görmeden objektif keskinlik testi yapabilirsiniz! Nasıl mı? Bunun cevabı en altta, ama önce birkaç paragraf vaktinizi alacağım…

RAW hiç ellenmemiş, sıkıştırılmış, ham bir dosya formatıdır, değil mi? Yanlış! Her makinenin ham diye bildiğimiz dosyası bize ulaşmadan epey bir işlemden geçmiştir. Buna sharpening (keskinleştirme), noise reduction (“gren” azlatma) ve daha başka pekçok işlem dahildir. Üstün üstlük bu dosya sıkıştırılmıştır.

Bunları test etmek gayet kolay. Sharpen yapıldığını Photoshop (veya muadili programların çoğunda) “Levels” ayarını yaparken anlayabiliriz. Fotoğrafın siyah ve beyaz noktasını belirlediğiniz “Levels” penceresindeki üçgenleri çekiştirirken “Alt” tuşuna basılı tutun. Ekranda ilk siyahı (veya beyazı) gören noktalar genellikle bir çizgi halinde keskin hatlar boyunca ilerler. Bunun sebebi sharpen işleminden geçen fotoğrafın en koyu (ve en açık) ani kontrast geçişi olan yerlerde bu araç (Unsharp Mask) ile abartılmasıdır. Fotoğrafta artan keskinlik değil; önceden belirlenen (“Threshold”) ton değeri farkı arasındaki kontrastın arttırılmasıdır.

RAW kayıpsız ama sıkıştırılmış bir formattır. 20 MP bir makineden çıkan fotoğraf 60 MB’tır (8 bit). (Gerçekte makinelerimiz 12-14 bit veri ayırabilir ama o kadar detaya girmeyelim şimdilik). TIF formatında saklanan dosya da 60 MB’tır. Fotoğrafı RAW çektiyseniz kontrol edin; 18-36 MB arasında bir yer kaplar, yani her halükarda 8 bitlik sıkıştırılmamış bir dosyanın yarısı civarında (bu model ve markadan markaya epey büyük değişiklik gösterebilir).

Peki objektif kalitesini nereden anlıyoruz? Çok bilimsel olmayan ama evde deneyebileceğiniz yöntem şöyle: Aynı fotoğrafı biri sabit 50mm, diğeri herhangi bir zoom objektifin 50mm’ye getirilmiş odak uzaklığı ile aynı diyafram ayarlarında çekin. Sabit 50mm ile çektiğiniz fotoğraf muhtemelen daha büyük bir RAW dosyasına sahip olacaktır (dosya boyutunu makinenin LCD ekranında görebilirsiniz). Keskin olan fotoğraf daha fazla detay içerir, sıkıştırılması zordur, dolayısıyla dosya boyutu büyüktür. 6400 ISO’da çektiğiniz fotoğraf da 100 ISO ile çektiğiniz fotoğraftan daha fazla yer kaplar, çünkü fotoğrafta yine çok fazla detay vardır. O detay çok tercih etmeyeceğiniz “gren”dir.

(Lüzumsuz bir test daha: Makinenizin açın, kartınızda kaç fotoğraflık yer kaldığına önce 100 ISO’da, sonra 6400 ISO’da bakın. Epey bir fark göreceksiniz.)

Tüm bu bilgi ne işe yarar diye soruyorsanız, buna bir cevabım yok… Belki arkadaşınızın objektifiyle kendinizinkini ayaküstü kıyaslayıp sizin dosyanız daha büyük olduğunda hava atmanıza yarayabilir!

A feature I definitely did not buy the EOS 6D for ended up being “the” feature that I have come to expect from a camera now. It is the WiFi capability.

It all happened just a few days after I purchased the camera and was prowling the streets of Istanbul putting it through its paces. I ended up in Gezi Park in Taksim Square where a small group of protestors had put up tents in an attempt to guard and save the age old plane trees from being cut down as part of the city’s overzealous development. Who would have guessed that the demonstrators were to be forcefully removed by the security forces and that the protests would spread nationwide?

What was happening there needed not only to be documented but to be shared immediately! My camera’s capabilities suddenly proved vital. The situation was such that journalists were much slower than protesters to break the news. Smart phone photos, though lacking the quality of a DSLR’s were quickly shared on the social media. Press photographers, meanwhile, needed much longer time to download their images and send them to their editors. I had the best of both worlds: I was using a full frame DSLR and sharing photos on the run! That summer of 2013 several of my photos would make the covers of major news sites in Turkey.

The WiFi also came in handy for proving that I was shooting here and now… Once I tweeted a photo of a couple with gas masks “kissing”. Comments claiming the photos were not genuine and could be found on Google dating back to some other demonstration from somewhere else were posted immediately! Some kind of propaganda machine was working against the social media users to cast doubt on them. What the trolls had not expected was that the couple I had just photographed was actually still there near me and I could go shoot a new photo and post it to prove it was bona fide!

I ended up being engaged in one of the most important turning points in the recent history of the country I live in day by day and I collected my pictures in my book: “Gezi – The Eye of Rebellion”.

Once the turmoil of the occupy movement settled down I have come to appreciate the use of the WiFi for my long term projects too. Most importantly it saves me from carrying my laptop which I use mostly for editing the photos during my assignments. The useful implementation of the system allows me to transfer small jpegs to my iPad, even though I only shoot RAW format. After each day’s shoot I will sit down and choose the best photos and already start sequencing the story. That way I know if my photos are going the right way, beginning to communicate the story to the magazine readers the way I intend to.

SC_TaksimEylemler_5020