SC_TaksimEylemler_7295

Kıdemli bir gazeteciyle beraber habere gittiğiniz oldu mu hiç? Yanında bir foto muhabiri olmasının keyfini çıkardığını, size makineyi doğrultacağınız yeri gösterip durmasından anlarsınız. Eski günleri hatırlıyordur… Siz onun yazacaklarının kanıtını gösteren kişisinizdir. Dolayısıyla yanından bir an için bile ayrılmanıza tahammülü yoktur. Ama kibardır ve tepkisini, tatlı bir huysuzluk olarak algılamanızı ister. Yaşına hürmet etmeliyizdir…

Peki o eski gazetelerdeki fotoğrafları hatırlıyor musunuz? Önemli unsurlar daire içine alınmış veya ok işaretiyle gösterilmiştir. Hatta bazen olayın şahidi, köyün muhtarı veya hikayenin kahramanı eliyle gösterir bakılması gereken yeri. Ama fotoğraf çekilmiştir, fotoğrafçı görevini yapmıştır! Dönemi iyi bilen fotoğraf editörü arkadaşımın anlattığı gibi, ‘o zamanlar’ fotoğraf makinesi verilenler, eli kalem tutmayanlardı!

Biraz ağır geliyor değil mi? Oysa iyi foto muhabirleri vardı, şimdi de var… Çok temel bir sorun ise hala büyük ölçüde yerinde duruyor. Yazı işleri büyük oranda “yazar” kökenli gazetecilerden oluşuyor. “Adı üzerinde, ‘yazı’ işleri” diyeceksiniz. Belki de foto muhabirliğinin gelişmesi önündeki engelleri temizlemeye buradan, yani isminden başlamamız gerekiyor! Fotoğraf editörünün, “gösteren” fotoğraf isteyen yayın yönetmeni, yazı işleri müdürü ve sayfa editörüne karşı tek başına karşı durması mümkün müdür? Oysa mesela “editörler masası’”, yazı, fotoğraf ve tasarımın dengesinin belirlendiği ve haberin nasıl en etkili biçimde verilebileceğine karar verilen yer için daha uygun adlandırma değil midir?

Çünkü foto muhabirinin derdi göstermek değil, anlatmaktır. Bazen ‘yakalar’, bazen biriktirir, bazen teşhir eder… Foto muhabirini, cep telefonu taşıyan vatandaştan ayıran, fotoğraf makinesini bir kayıt cihazı olarak değil, iletişim aracı olarak kullanmasıdır. Herkesin gördüğü de; kimsenin bilmediği de, onun gözünden okura aktarıldığında bir yorum içerir.

İnsanların 80%’i gazete ve dergilerin sadece fotoğraflarına bakıyor. Beğenirse altlarını okuyor, ilgilenirse ana yazıya devam ediyor. Manşet ise haberin okunmasından çok, satışı etkiliyor.

Bu bilgi Türkiye’de yazı işleri masasında, pek çok ülkeden farklı algılanıyor. Haftalık haber ve aylık coğrafya ve kültür dergilerinde fotoğrafın kalitesi ve kullanım boyutu yükseliyor, sayısı düşüyor. New York Times gibi gazetelerin baş sayfalarında nadiren tek fotoğraftan fazlası kullanıyor. Oysa bu sabah elime ilk aldığım yüksek tirajlı gazetemiz, 20’den fazla fotoğrafla yapıyordu açılışı! Ama bu kadar çok (ve kötü) fotoğraf, sayfaya bakış süremi arttırmak yerine azaltıyordu.

Basınımızda foto muhabirine önem verildiğini göstermenin yöntemi, kendisine, çalışmaya gittiği olayın önünde poz verdirip yayınlamak. ‘Foto muhabirimizi gönderdik’ demek başlı başına bir haber niteliği taşıyor! Çektiği fotoğraflar için iç sayfaları karıştırdığınızda ise yine ajanslardan alınmış fotoğraflara rastlıyorsunuz.

Ama fotoğraflarımız artık uluslararası ajanslar ve sosyal medya sayesinde görülüyor. Kadrosunda olduğumuz yayın tarafından önemsenmeyip, ancak yurt dışında ses getirdiğinde Türkiye’de yayınlanan fotoğraflarımızı toparlarsak, sağlam bir almanak bile çıkarabiliriz her sene. Hem böylece sorunun, elimizin kalem tutmamasında değil, gözümüzün tahakküm altına alınmak istenmesinde yattığını anlatabiliriz.

Fotoğraf: Gezi olayları sırasında medya da protestolardan payını aldı. İstiklal Caddesi, Beyoğlu, İstanbul

* Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin Foto Muhabiri dergisi için hazırlandı.

 

 

 

170201_Husholdning_8717

Beş adımda geçmişinizi güvenceye alın.

Fotoğraflarınızı sakladığınız hard disk var ya… Bozulacak! Yakında, belki yarın, belki yarından da yakın, çocuklarınızın fotoğraflarını göstermek için diskinizi bilgisayarınıza takacaksınız ve… hiç bir şey olmayacak! Boş ekrana bakakalacaksınız. Kabloları takıp çıkartacaksınız, bilgisayarı re-start edeceksiniz ama bir şey değişmeyecek. ‘Hiç böyle yapmazdı’ diyeceksiniz…

Evet, çünkü her hard disk bir kere bozulur!

Ve o ‘bir kere’, size hayatınızın en travmatik günlerinden birini yaşatmaya adaydır. Çünkü çocuklarınızın ilk adımları, sizin en güzel seyahatleriniz, dedeleriniz ninelerinizin yüz sene önce çekilen ve tarattırıp sakladığınız portreleri, tüm anılarınız önünüzde duran ve cevap vermeyen o kara kutunun içindedir. Alıp fırlatmak için davranırsınız, ama kendinize gelip durur, tatlı sözle gönlünü almaya çalışırsınız: Hiç böyle yapmazdın…

Empati yoksunu, soğuk birisi olmakla suçlanmam bile o hard disk yüzündendir! ‘Hak ettin’ derim çünkü. Tüm dostlarımı, fotoğrafçı arkadaşlarımı en başında uyarmışımdır. Fotoğraflarının arşivlenmesi, işlenmesi konusunda elimden gelen yardımseverliği göstermişimdir. Ama onları ikinci görüşüm ancak hard diskleri bozulup beni hatırladıklarında olur! Aynı yardımseverliği, kaybettikleri fotoğrafları kurtarmak için göstermemi beklerler! ‘Recovery programı diye bir şey varmış’ derler utangaçça.

Çözüm yoktur! Hard diskin bozulacağını bilip, buna göre önlem almak vardır. ‘Bugün bir hard disk aldım’ cümlesi yanlış bir davranış biçimini tanımlar. Hard disk ikişer ikişer, tercihen üçer üçer alınır çünkü. Kasada ödeme yaparken katlanan masraf değil, tüm geçmişiniz akla getirilir.

‘Ama sen profesyonel fotoğrafçısın, senin sermayen fotoğrafların’ diyerek arşivleme işini abarttığımı söyleyenlere öncelikle ‘fotoğraf ile sermaye’ kelimelerinin bir arada komik kaçtığını kibarca anlatmaya çalışırım. Sonra da arşivlemenin profesyonel olmayanlar için daha da önemli olduğunu vurgularım. ‘Ben en kötü ihtimalle işimi kaybederim, sen geçmişini!’.

Önce bir düzen kurulmalı. Bilgisayarınız bir depo değildir. Fotoğrafları kameranızdan hard diskinize aktarırken kullanacağınız bir aracıdır. Bunu yaparken ki en önemli görevi taşıdığı bilgiyi isimlendirmektir. Yüzlerce hatta binlerce fotoğrafı nasıl isimlendireceğim diye korkmayın. İşletim sistemleri genellikle klasör dolusu fotoğrafı bir kerede, sizin belirlediğiniz düzende (‘Batch Rename’) isimlendirebiliyor.

İsimlendirme sistematiğini en başında doğru kurgulamak, hard diskinizi yedeklemek kadar önemli. Yanlış isimlendirilmiş veya klasörlenmiş bir fotoğrafın isterse on kopyası olsun, siz ulaşamadıkça bir işine yaramaz. Ben iki farklı düzen kullanıyorum. Aile fotoğrafı dışındaki tüm işlerimi isim ve soyadımın baş harfleri_konu/yer adı_dosyanın orjinal dört haneli numarası şeklinde saklıyorum. Yani bu makale için fotoğraf çekmiş olsaydım dosya ismi SC_Arsivlemek_1234 şeklinde olacaktı. Aile fotoğrafları için ise, aradığımı bulmayı kolaylaştırdığı için çekim tarihini öne çıkaran bir yöntem kullanıyorum: YYAAGG_Aile_XXXX. Yani yakın zamanda çektiğim bir fotoğraf 170210_Aile_1234 diye adlandırılmış olabilirdi.

İsimlendirme düzenini herkes kendi ihtiyacını düşünerek belirlemelidir. Sonra da bunu tutarlı olarak uygulamalı ve asla taviz vermemelidir. Çünkü ‘IMG_’, ‘DCS’ gibi fotoğraf makinenizin atadığı isimlerle başlayan dosyalar girmiş arşiv bir daha kolay kolay iflah olmaz.

Prensip şudur: İsimlendirme sadece sizin için bir anlam ifade etmemeli, herkesin anlayabileceği bir sistematiğe sahip olmalıdır. ‘BuyukNinem1’ diye bir fotoğraf sakladığınızı varsayalım. Bu büyük ninenizin yeryüzündeki tek bu isimlendirme yerinde sayılabilir (ki yine de yeterli değildir). Aksi halde, bu fotoğrafı da büyük ninenizin yüzlerce fotoğrafı arasında kaybetmeyi hak ediyorsunuzdur!

En başından adım adım yürüyelim: Birincisinde bilgisayarınıza aktardığınız fotoğrafları adlandırdınız. İkinci adım bu fotoğrafları en az iki ayrı hard diske kopyalamak… Bu kopyalardan bir tanesi fiziksel olarak başka bir mekanda saklanmalıdır (eviniz yanabilir).

Fotoğraflarımıza bakmaya ancak üçüncü adımda başlayabiliriz. Bu sefer amacımız iyi fotoğrafları öne çıkarmak, arşivin kalabalığı içinde unutulmalarının önüne geçmek. Bunun için bir ‘A’ klasörü açıp seçtiklerinizi buraya kopyalayabilirsiniz. Ancak çok disiplinli olmak ve birbirine benzeyen fotoğraflardan sadece bir tanesini seçmek bu aşamanın püf noktası. Lünaparkta çektiğiniz, çarpışan arabalardan tek bir kare seçilecek! Oğlunuz ve kızınız farklı karelerde sevimli çıkmışsa birine kıyılacak! Diğerinin hakkı dönme dolap fotoğrafında verilecek. Sonunda ‘A’ klasörü, sizin bilgisayarınızda daimi olarak tutabileceğiniz, flash diskte yanınızda taşıyabileceğiniz, kimseyi sıkmadan gösterebileceğiniz fotoğraflardan oluşur ve bol bol kopyası bulunur.

Adımların dördüncüsü hayatımızı kolaylaştıracak ve ek bir önlem sayılacak ‘bulut’ aşaması. ‘A’ klasörünüz çok fazla fotoğraf içermediği için ‘bulut’ta veya maillerinizde saklanabilir. Bu sadece yedeklemeye değil, bilgisayar veya hard diskiniz yanınızda olmadığında da fotoğraflarınıza ulaşabilmenizi sağlar.

Beşinci ve sonuncu aşamada ise ‘paranoya’ ve ‘komplo teorileri’ boyutuna yolculuk yapıyoruz! Farkında mısınız, fotoğraflarımız sadece dijital halde duruyor? Elimizle tutamıyoruz, varlıklarını kanıtlayamıyoruz. Ya elektromanyetik bir savaş çıkar ve tüm fotoğraflarımız silinirse? Peki Jpeg, Tiff veya RAW dosyalarının 40 yıl sonra hala tanınır ve açılabilir olacağına nasıl emin olacağız? On sene önce fotoğraflarınızı kopyaladığınız CD’yi sokacak bilgisayar bulabiliyor musunuz hala? USB2’ler antika oldu bile, USB3’e ise alışamadan USB-C’ler çıktı. Disklerimizin bozulmadığını varsayalım (ki bozulacaklar) kablolarını nereye sokacağız?

Bunun tek çözümü -ve gerçek arşivciliğin gereği- fotoğraflarımızı bastırmak. En fazla önem verdiğimiz fotoğrafları, fotoğraf makinelerimizin çözünürlüğünü koruyacak bir boyutta (A3 genellikle uygun bir boyut), arşivlik iyi kalite bir fotoğraf kağıdına bastırmalıyız. Ama sakın basılı fotoğrafın güzelliğinin cazibesine kapılıp duvarınıza asmaya kalkmayın: solar! Fotoğraf karanlık bir kutuda saklanacak ve tüm dijital kopyalar yok olmadan gün yüzü görmeyecek!

Ama sanırım artık işin prensibini anladınız: Fotoğrafınızın ikinci ve üçüncü baskısını yaptınız ve duvarınıza onu astınız. İçiniz rahat, geçmişiniz güvende. Hard disklerinizden birisi bozulduğunda ise diğer yedeğinin kopyasını anında çıkarıyorsunuz. Bilmiş bir edayla ekliyorsunuz: Bunlar da hep bozuluyor canım…

 

 

Adı Lodos’tu. Rivayete göre Sivriada’dan sağ kurtulanların soyundan geliyordu; 1910 yılında “daha Avrupa’lı görünmek” kaygısıyla İstanbul’un sokaklarından toplanmış, adaya getirilmiş, kendi kaderlerine terk edilmiş 80 bin sokak köpeğinin arasından… Çaresiz ulumaları, aralık ayının o sene her zamankinden güçlü esen lodos rüzgarı sayesinde denizi aşıp karşı kıyıya ulaşacaktı. İstanbullular görmek istemediklerini duyacak, son kalan köpekler kurtarılacaktı.

***

Denize kıyısı olan kentlerde yaşayanlar şanslıdırlar. Farkında olmasalar da her zaman doğaya yakındırlar. Hele deniz, kentin tam ortasından geçiyorsa, başını kaldırıp bakması yeterlidir insanın.

Biz ise, insan seline kapılır, metrobüste buluruz kendimizi! Doğadan da, kentin tarihinden, görkeminden de olabilecek en uzak noktadayızdır sanki. Boşuna değildir İstanbulluların metrobüse kayıtsız kalamayıp, fikirlerini –biraz da yoğun bir dille- mutlaka ifade etme ihtiyacı duymaları.

“Yine bir gün”, çantamdan kitabımı çıkarmak ne kelime; cebimdeki telefonuma bile ulaşamamıştım. Uzun zamandır yapmamışım, dışarıya bakıyorum! Boğaz köprüsünden geçerken, tur teknelerini izliyorum. Bir anda ikisinin arasından üç tane yunus, denizden fırlıyor. Dahası, taklalar atıyorlar, oynuyorlar… Gözlerime inanamamıştım. Teknelerdeki insanların heyecanını bile seçebiliyorum bu kadar mesafeden!

Ama bu küçük mucizeyi metrobüstekilerle paylaşmakta tereddüt ediyorum, “Bakın yunuslara” diyemiyorum. Gözlerinin önünde bile olsa, inanmayacaklarmış gibi geliyor.

***

Aralık ayı geldi yine, rüzgar tekrar şiddetlendi. Kentin kalanıyla beraber yunuslar da içine kapandı. Dalgalar ise tüm sesleri boğuyor artık. Lodos’un oğlu Artos Burgazada’da yaşıyor. Aklına esince vapura biniyor, diğer adalara, hatta Bostancı’ya geçip geziyor ve dönüyor. Her şeyi duymuş ve görmüş gibi bir edayla burnunu havaya kaldırıyor, denizin taze kokusunu içine çekiyor. İstanbul’u yaşıyor.

(Atlas İstanbul 2016 Özel Sayısı, editör yazısı)