Servet Dilber ile “Zamanın Tanığı”nda kadim soruya cevap arıyoruz!

Basit bir kural var: Fotoğrafın renkli olsun istiyorsan renkli şeyler çek! Makine ayarlarını da minimum saturation ve kontrastta tut!

Biliyorum, Photoshop veya Instagram gibi program ve uygulamalarla fotoğrafa kolayca ayar çekebileceğini keşfeden çiçeği burnunda fotoğrafçıyı en çok heyecanlandıran ayardır saturation. Hele de manzara fotoğrafıysa ilgi alanı, büyük ustaların sırrını çözmüş sayıvermesi kendini, işten bile değildir.

Sokağı manzara sayıp, renkleriyle öne çıkan bir fotoğrafçıdan örnek vereceğim. Alex Webb’in renk skalasının paletin en uçlarında yer aldığını birkaç fotoğrafını gören çabucak fark eder. Bundan etkilenen ve “esinlenen” ne yapar? Makinesine Fuji Velvia filmi takar (yeni jenerasyon için bilgilendirme: Velvia renk doygunluğu ve kontrastı fazlasıyla abartılı bir filmdi. Işıklı masada güzel, dergilerde basılınca feci görünürdü. Ha, bir de 40 ISO’ydu –üzerinde 50 yazsada), sokaklara akardı.

Oysa Alex Webb, –Kodachrome dışında- hangi filmi kullanırdı, biliyor musunuz? Fuji’nin düşük kontrast ve renk doygunluğuna sahip, genellikle portre çekimlerine uygun sayılan -ve bizim tabii ki beğenmediğimiz- Astia’sını! Rengi film veya Photoshop’da değil; günün ışığında, gecenin aydınlatmasında, kültürün süsleme ve boyasında arardı o. (Hala arıyor, hala buluyor).

Uzatmayayım: Renksiz konuya/subjeye/objeye sonradan renk katamazsınız. Renkli olanında ise doygunluğu kontrol altında tutmanız, bir değil sayısız tondan oluşmasını sağlamanız gerekir. Bunun yolu -nadiren de olsa- gereğinde saturationun (asla tüm fotoğrafta değil, sadece fazla doymuş tonda) düşürülmesi olabilir.

Son söz: İmkanların teknik olanaklarla sınırlı olduğu “güvenli” dönem geride kaldı. Artık hayal gücümüzü, sahip olduğumuz zevkin kontrolüne bırakmaktan başka çaremiz yok. “Özgürlük sorumluluk gerektirir” dersem fazla mı sayfa atlamış olurum?

(Üç kağıtçının notları: Çok sıkışırsanız saturation arttırma ihtiyacı hissettiğiniz yerin lokal kontrastını arttırın.)

En gurur duyduğum özelliğim çok iyi bebek uyutmamdır. Kucağıma gelsinler, esnemeye başlar, birkaç dakika içinde dalarlar. “Üç yasak ayar” diyerek yaratmaya çalıştığım gizemin daha birincisinin mürekkebi kurumadan diğer ikisini tahmin edebilenler hatırlatıyor bana ne kadar öngörülebilir olduğumu. Çocukların dahi kısa sürede pes edip uyumayı tercih etmesi boşuna değil. Bu da sıkıcı olmanın avantajı olsun!

Ben yine de devam edeyim. Nazım geçtiği için yine Yasin’den (Akgül) ve Kerem’den (Yücel) örnekler vereceğim. Şu iki fotoğrafı instagram hesaplarından size aktarıyorum Link1, Link2. Atlas’ta yayınlanırken böyle işlenmediler çünkü. I. yasak ayar –Clarity– dışında ne görüyorsunuz? Böyle bir gökyüzü veya gölge tonlaması var mıdır gerçek hayatta? Doğal mıdır? Fotoğraflar bu kadar iyiyken, tonlamaları kendilerinin önüne geçmiyor mu?

Karanlık oda veya bilgisayarda çalışırken istisnası neredeyse olmayan, çok temel ve basit bir kural vardır: Her fotoğrafta mutlaka -ama mutlaka- en siyah ve en beyaz tona ulaşan noktalar olacak. Ama koyu ve açık bölgelerde de detay ve ton geçişi olacak. Yüksek kontrastlı fotoğraflarda bu sorunu Photoshop/Lightroom, hatta jpeg çekenler için (gerçi jpeg çeken var mı?) makine ayarlarında Highlight ve Shadow kurtarma opsiyonu kolayca çözüyor(!).

Daha doğrusu bu aracı ilk kullandığımızda biz öyle zannediyoruz! Mucize gibi, gölgelerden detaylar, gökyüzünden bulutlar beliriveriyor. Artık çekim esnasında kontrast oranlarına dikkat etmemiz gerekmediğine kani oluyoruz.

Bu detayları istemeliyiz ve çıkarmalıyız da gerçekten. Sorun Photoshop’un (ve tüm diğer işleme programlarının) bunu yaparken kullandığı algoritma ve bunu tüm fotoğrafa birden uyguluyor olmasında. Bu algoritmanın nasıl çalıştığını uzun örneklerle anlatmayacağım. Merak edenler Photoshop’ta siyahtan başlayıp beyazda bitecek bir sayfa açıp (bunu Gradation aracıyla yapabilirsiniz) üzerinde her türlü zihin açıcı deneyi yapabilirler.

Bu metnin tepesinde gördüğünüz fotoğraf lokal olarak sadece kontrast (Curves) ayarı kullanılarak işlendi. Aydınlık ve gölgelik yerlerin çok fazla olması epey zahmetli bir çalışma gerektirdi. Aşağıdaki versyonu ise Highlight/Shadow kullanılarak işlendi. Metnin ruhuna uysun diye Clarity’de ekledim.

SC_EGE_Ayvalik_2726

Fotoğraf işlerken verdiğimiz ilk tepki genellikle yanlıştır! “Vay be” dediğimiz fotoğrafa bir kaç gün sonra dönüp baktığımızda ne kadar yapay durduğunu anlarız. Shadow gölge tonlarını birbirinden ayırırken bunları orta tonlara yaklaştırır, tüm fotoğrafı etkileyen bu müdahale genel kontrastı düşürür. Sonradan yapılacak kontrast arttırması (ve bu yetmediği için yapılan Clarity ayarı) iyice yapay bir efekt verir. Oysa Curves ile lokal olarak gölgeleri açarken (ve Shadow gibi orta tonlara yaklaştırırken) kontrast oranını da belirler, komşu bölgeye geçiş tonuna hakim olur, yapaylığın önüne geçme şansı yakalamış olursunuz. Bu her bölgeyi ayrı ayrı işlemeyi gerektirir.

Diyeceksiniz ki fotoğrafı bu kadar çok ellemek değil midir esas etik olmayan? Ben de hayır diyeceğim. Hem teknik olarak Shadow/Highlight’ın yaptığı işi karanlık odada yapamazsınız -lokal kontrast ayarı ise fotoğrafın en başından beri her zaman yapılan bir şeydi.

Hem de asıl sıkıcı olan (ve benim uykumu getiren!) çektiği değil, işlediği fotoğraftan ayırt edilen fotoğrafçıdır!

 

Belgesel/Basın fotoğrafçılarının çektikleri fotoğrafa Photoshop (Lightroom v.b…) ile yapabilecekleri ayarların, yaparken kullanabilecekleri araçların sayısı oldukça az. Kabaca “karanlık odada ne yapabiliyorduysak o” diye özetlediğimiz fotoğrafa müdahale sınırlarını bence daha da daraltmakta veya netleştirmekte fayda var.

Bunu etik değil, estetik bir kaygıyla söylüyorum. Şu birkaç fotoğrafa bakın: Link1, Link2, Link3. İç mekan da olsa, çöl güneşi de, ince siyahları gömük, detayları “çıtır çıtır” ama hep aynı bu “tad” size yabancı gelmeyecektir. Fotoğrafların hepsi çok iyi, bunun tartışmaya lüzum yok. Ama fotoğrafların ortak işleme “tarz”ı dikkatinizi çekmiyor mu? Atmosfer, birbirinden bu kadar farklı fotoğrafta nasıl bu kadar aynı olabilir? Bu örnekler hızlıca ulaştıklarım ama kaygım son üç beş senedir çoğumuzun fotoğrafçılığı için geçerli.

20mm objektiflerin ucuzladığı dönemde yere yatarak veya portresini çektiğin kişinin gözüne dayayarak fotoğraf çekmek pek çoğumuzun uyguladığı bir yöntem, “tarz”ımız olmuştu. İlk kez görüyor, çok etkileniyorduk. Şimdi dönüp bakıyor muyuz?

Artık yakında dönüp bakmayacağımız fotoğrafları Photoshop/Lightroom’un üç ayarı belirliyor! Bu ayarlardan ilki ve en baştan çıkarıcısı: Clarity.

Nasıl çalıştığını biliyor musunuz bu ayarın? Clarity ile ulaşacağınız sonuca bir başka yöntem ile ulaştırırsam sizi daha iyi anlaşılır sanırım:

  1. Herhangi bir fotoğrafınızı Photoshop’ta açtıktan sonra Unsharp Mask filtresini çalıştırın.
  2. Ayarları aşağıdan yukarı yapın: Threshold 1-2, Radius 40-80 (makineniz ne kadar çok pikselliyse o kadar yüksek bir radius seçin), Amount allah ne verdiyse, vicdanınız ne kadar el verirse, 10-50 civarı olabilir mesela.

Ne olduğunu anlayabiliyor musunuz? Unsharp Mask ayarı ile normalde küçük kontrast farklarını bulup yükselterek görece keskinliği arttırırız. Bunun için Radius’u düşük, Amount’u fazla tutarız. Tersini yaparak, Radius’u (ayarın etkileyeceği piksel çapını) arttırarak kontrast farkını dar kenarlar ve geçişlerde değil biraz daha geniş yüzeye yaymış oluruz. Mikro kontrastı arttırmış oluruz.

Bunun normal kontrast ayarından farkı şudur: Fotoğrafın bütünündeki koyu ile açık tonların değerini birbirinden daha da açmak yerine yanyana(!) duran her tonun kontrastını birbirine kıyasla arttırmış oluruz. Az yapınca mikro kontrastı yüksek bir objektifle çalışmış(!), çok yapınca sanatçı gözlü basın fotoğrafçısı oluruz! 2010’lar bu efektle hatırlanacaktır…

Esas belirtmek istediğim clarity ayarının “hayırlı” kullanım yöntemi. Sharpen/Keskinleştirme araçları isimlerinin önerdiğinin aksine yalnızca zaten keskin olan fotoğraflar üzerinde çalışır. Bir fotoğraf ne kadar keskinse o kadar fazla arttırabilirsiniz keskinliğini! Net değilse ancak noiseunu yükseltirsiniz. Clarity bu durumda çok işe yarar. Yukarıdaki fotoğrafta örneğini göreceğiniz gibi, net olması gereken yeri lokal olarak seçip, sadece buraya uygularsanız mikro kontrast arttırımını, tam olarak net olmayan fotoğrafta keskinlik hissini arttırabilirsiniz.

Günahı bol iki ayar daha var Photoshop/Lightroom’da. Ne olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Önümüzdeki postalarda ele alacağım.

Bir editöre, on beş fotoğraflık bir makale için yüz kare veriyorsanız o fotoğraflar sizin değil editöründür! İnanmıyorsanız dikkatli inceleyin bu şekilde işleyen yayınlara. Suriye göçü olsun, Serengeti’de safari konusu olsun, hatta sualtı olsun, sanki aynı fotoğrafçı çekmiştir tüm fotoğrafları!

Editör de insandır, zevk sahibidir. Sayısız fotoğraf arasında, beyan edilmemiş bir fikri bulmasını bekleyemezsiniz. Hoşuna gideni seçer, hoşuna giden de çok farklılık göstermez. Ama editörün işi öncelikle fotoğrafçının derdini dergiye, yada mecra neyse oraya, yansıtmaktır. İyi editör, zevkine uymasa da işin iyi olduğunu anlar. Ancak bunun için önünde bir seçki, fikir olmalıdır.

Bugün Servet Dilber’le Periscope üzerinden saat 22.30’da, www.medyascope.tv adresinden ulaşabileceğiniz, sonrasında da youtube linkini vereceğim bir yayınımız olacak. Fotoğraf seçmek üzerine yapacağımız tartışmadan önce bir kaç görüşümü paylaşayım istedim. Belki gelecek soru veya tepki sayısını arttırır!

Fotoğrafı kendimiz -yalnızca kendimiz- seçmeliyiz! Çoğumuzun yaptığı, fotoğraflarımızı başkasının yorumuna sunup, onların fikirlerini kendi seçkimiz yerine kullanmak. Sorsanız fotoğrafımızı seçtik mi? Seçtik! Bunun sonuçlarıyla ilgili bir yazı yazmıştım. “Birincinin Sıkıcılığı” başlığı altında şu linkte bulabilirsiniz: http://sinancakmak.com/index.php/2015/08/12/birincinin-sikiciligi/

Okumayanlar için kısaca özetleyeyim: Farklı yorumların ortalaması sıkıcıdır, herkesi memnun etmeye çalışırken kimsenin kötü demeyeceği ama dönüp ikinci kez de bakmayacağı bir fotoğraf seçkisine sahip olursunuz.

Kimsenin yorumuna başvurmamalıyız şeklinde algılanmamalı bu söylediklerim. Son yorum ve seçkinin bizim olduğunun farkında olarak, sorumluluğunu üstlenerek seçkimizi yapmalı ve fotoğraflarımızı sunmalıyız.

Fotoğrafı sunduğumuz mecra ise oldukça az(!) önem taşıyor. Çektiğimiz fotoğrafların, yayınlanacak mecradan bağımsız olarak, bir bütünlüğü, bir derdi (görsel veya içeriksel) olmalı. Farklı mecralar fotoğraf sayısını, boyutunu, sıralamasını etkiler. Ama fotoğraf akışını, bakanın edindiği duydu ve fikri etkilememeli. Mecranın editörüne işi devredip, “onların amacına” karışmamak fotoğrafçılar için bir kaçış, sorumluluğu üzerlerinden atış fırsatı olmamalı.

Fotoğrafını seçen ile seçmeyeni ayırt etmek kolay esasında: Yayınlanan konusunu beğenmeyen, şikayet eden fotoğrafçılara bir sorun bakalım, editöre kaç fotoğraf teslim etmiş?

 

 

 

Amatör fotoğrafçı sayısının artmasından, fotoğraf çekmenin kolaylaşmasından hep mutluluk duydum. Profesyoneller arasında dijital teknolojinin işlerini kaybetmelerine sebep olacağına inananlar az değildi. Ben yine de iyi fotoğrafın ekipman veya teknik olanaklardan fazlasını gerektirdiğini, bunun da olanakları artan amatörler tarafından daha iyi kavranacağını savundum.

Öyle değil mi? O çok beğenilen manzara fotoğrafının veya katman katman oturtulmuş, tek seferde yakalanmış “anlamlı” anların öyle kolay çekilmediğini kendi denemeden nasıl anlayabilirdi insanlar. Hem böylece biz fotomuhabirlerinden de -özlediğimiz gibi- “belgeleyici” olmalarından fazlası talep edilecekti.

Çalışmak istediğimiz konuları seçerken kriter “oraya” daha önce gidilip gidilmediği veya o “kültürün” bilinip bilinmediği değildi zaten artık; çünkü her yere gidilmiş, her kültür öğrenilmiş; belgelemesi teknik zorluklardan dolayı geç kalmıştı sadece. O zamana kadar “keşfediyoruz” demek “ilk biz gösteriyoruz” demekti. O zamandan sonra ise artık “orayı” veya “o kültürü” göstermemiz değil anlatmamız, hissettirmemiz gerekiyordu. Bu, iyi fotoğraf çekenin hep hayalini kurduğu, beklediği bir fırsattı. Amatörler profesyonel fotoğrafçıların neler yaratacağını merakla bekliyor olmalıydı!

Yanılmışım! İnsanoğlunun kendi yaptığı işten kolayca tatmin olabilme yeteneğini fazla küçümsemişim.

Sosyal medyada “like”lama davranışları üzerinde ayrıca duracağım. Ne oranda beğendiğimiz fotoğrafı, ne oranda bir beklentinin karşılığında “like”lıyoruz, bunun fotoğrafa ve fotoğrafçılığa etkisi nedir, durup tartışmamız son derece aydınlatıcı olacaktır. Bir başka sefere…

“İyi fotoğraf azalmadı, iyi olmayan fotoğraf çok arttı” diye yazmışım hala iyimserliğimi koruduğum zamandan kalma bir tweet’de.

Artık öyle düşünmüyorum. İyi fotoğraf azaldı ve profesyonel fotoğrafçı nesli tükeniyor. Bu kadar çok miktardaki vasat fotoğraf zevkimizi köreltti. Bedavayı isteyen, iyiyi isteyene galip geldi. Sonunda ikisi de kaybetti. Üstelik bu kaybolan mesleği belgeleyen de olmayacak!

Kuzeyin önemli şairlerinden Henrik Nordbrand, Türkiye ve Yunanistan’da yaşadığı yılları anlattığı “Bir Osmanlıdan Mektuplar” isimli anı kitabında, dillerini de öğrendiği bu kültürlerin insanlarının, fazla göze çarpmayacak küçük âdet ve alışkanlıklarından yakalar, anlamaya çalışır. Gözlemleri kuzeyli okurlarından önce bize hitap eder esasında.

Kıyasladığı ülkelerden ziyade vakit geçirdiği ücra köylerin komşuluk hikâyeleri ilginç gelir bana. Türkiye’de ulaşımın karayoluyla zor sağlandığı, Marmaris’ten Fethiye’ye yol alanın Muğla dağlarında eşkıyanın nefesini ensesinde hissettiği yıllardır. Nordbrandt devam etmiş, ulaştığı Kalkan’da unutmayacağı bir misafirperverlik görmüş, köylülerle samimi olmuştur. Oysa Fethiye’den ayrılırken kendisini uyarmışlardı, “Kalkanlılar korsandır, gidersin dönemezsin…” diye! Bir haftanın sonunda Kaş’a devam edeceğini söylediğinde ise Kalkanlılar çok sevdikleri bu garip Danimarkalıyı bırakmazlar “seni orada keserler, soyup soğana çevirirler!” Neden sonra zorlukla ikna ederek yeni dostlarını, ayrılır Kalkan’dan. Yine zorlukla ulaştığı Kaş’ta köylüler dehşetle karışık şaşkınlıkla karşılarlar yabancıyı. “Kalkan’dan sağ çıkmış, buraya gelebilmiş yabancıya”, misafirperverlik nasıl olur göstereceklerdir!

Aramıza ilk koyduğumuz sınır, komşumuzla olandır. Nordbrandt’ın “mektuplarında” okuduğumuz köylerde olduğu gibi dağlar ve nehirler yoksa işi görecek, duvar dikeriz! Önyargılarımızı onun üzerine inşa ederiz. Farklılıklardan korkmayı öğreniriz. Önce dini ve dili farklı olanı, sonra aynı dini farklı yaşayan, aynı dili farklı konuşanı dışlarız. Araya bir duvar daha çekeriz. “Biz bize benzeriz” der, gurur duyarız! Ülkeleri, kentleri, köyleri almaz olur duvarlar; sitelere, gettolara yetmez dikenli teller. Kendi “savunma kulelerimize” sığınırız.

Fotoğraf: Savunma kuleleri, Gürcistan’ın Svaneti bölgesinde, Kafkas Dağları’nın vadilerindeki bazı köylerde yüzyıllardır ayakta. Aileler, aralarındaki çatışmalardan ve kan davalarından evlerinin yakınındaki bu kulelere sığınarak korunuyordu. (Servet Dilber)

*Atlas Aralık 2015 / Sayı 273, Editör yazısı.