Işık her zaman yukarıdan gelir. Soyut fotoğrafları bile doğru yönlendirebiliriz genellikle gölgeleri aşağı bakacak şekilde tutarak. Güneş üzerimizdedir. Peki o zaman niye haritalarda tersidir, karanlık -yani kuzey- yukarıdadır?

Pusula ilk kez Çin’de icat edildi. İbresi güneyi gösterirdi. Arap uygarlığında çizilen haritalarda aydınlık –yani güney- genellikle yukarı alınırdı. Eski batı uygarlıklarında ise yukarı alınan, genellikle güneşin doğduğu yön olurdu. Doğu anlamına gelen “Orient” kelimesinden türetilmiş olan oryantasyon kelimesi de buradan gelir. “Yönünü bul, doğuyu karşına al”.

İki kültür de bu tercihlerini destekleyecek göstergelere sahipti. Müslümanlar ağırlıklı olarak Mekke’nin kuzeyinde, Hıristiyan dünya ise Kudüs’ün batısındaydı. Kutsal yukarıda olmalıdır!

Çevremiz ise ejderhalar ve canavarlarla dolu denizlerle veya Herodot’a göre yabani insanların yaşadığı topraklarla çevriliydi. Bilimin inanca ağır basmaya başlamasıyla kartograflar (haritacılar) ayı kafalı veya aslan pençeli deniz yaratıkları resmetmeye başlayacaklardı haritalarında. İlk ansiklopedi, Büyük Pliny’nin İS 77’de başladığı ama tamamlayamadığı “Doğa Tarihi”nde öyle yazıyordu çünkü: Karada yaşayan her canlının denizde bir muadili vardır!

Bilimsel anlamda gelişirken diğer yandan sanat eserlerine dönüşmekle kalmamıştı haritalar; keşifler çağında diplomatlar için önemli belgeler olmuşlardı. Kaşifler ulaşamadıkları yerleri yine de “belgeliyor”, hükümdarlarına ileride o topraklarda hak iddia etme olanağı sağlıyordu. Afrika’yı batıdan doğuya bölen uzun Kong sıradağları, var olmadıklarının keşfedildiği 1880 sonlarına kadar Fransızlarındı!

Günümüzde tersine keşifler devam ediyor. 1876’da, Avustralya’nın 1200 km doğusundaki Yeni Kaledonya açıklarında balina avcıları, daha önce Kaptan Cook’un tespit ettiğini düşündükleri Sandy Adası’nın yerini “belgelemişlerdi”. Adanın hiç bir görsel kaydı olmaması üzerine şüphelenen bilim insanları, 2012 senesinde yaptıkları ekspedisyonda uçsuz bucaksız denizden başka bir şey görmeyeceklerdi. Fransa bu sefer de bir adasından olmuştu! Üstelik ada hala Google’ın uydu haritalarında görülebiliyor; siyah bir boşluk olarak!

Bilmediği yeri boş bırakan ilk haritacı Jean B. B. D’anville’di. Gösterişli ve iddialı öncüllerine kıyasla 1700’lü yılların ortasında yaptığı haritalar boşluklarla doluydu. Ve haritaların en güvenilirleriydi. Hangisinin daha korkutucu olduğunu düşünüyorum: Acayip yaratıkların çevrelediği mi, bilmediğimizi kabul ettiğimiz bir dünya mı? Haritayı ters çevirip güneşi üzerime almak biraz teselli ediyor sanki…

*  Fotoğraf: Arap coğrafyacı Muhammed İdrisi çizdiği dünya haritasını, Sicilya Kralı II. Rugerro’nun himayesinde 15 yıl süren bir çalışma sonunda 1154 yılında tamamladı. İdrisi’nin haritasında güney yukarıda, kuzey aşağıda kalıyor.

(Atlas Ocak 2017, editör yazısı)

“Yürüyen insan uzun yaşar” derdi anneannem. En son 95 yaşında ziyaretine gidebilmiştim. Görme yetisini kaybedeli 30 seneyi geçmişti; duyma yetisi de iyiden iyiye kötüleşmişti. Yalnız yaşıyordu. Ama elinde değneği, omzunda engelini belirten rozetiyle adımları da, zekası ve espri yeteneği gibi hala dinç ve hızlıydı.

Yürüyen insan yalnızdır. Doğada, herkesten uzakta da olsa, şehrin göbeğinde iş çıkışı telaşında da, öyledir.

Ve en özgür halindedir! İç dünyasından ibarettir o anda. Hızla yürürken bir anda yavaşlarsa mesela, hesap yapmaya başladığını anlarsınız. Kafasının karışıklığı ayaklarına dolanır sanki. Otursa daha iyi olacağında hemfikirdir bilim adamları. Hafızanın derinliklerine dalmak, sayıların veya anıların hesabını yapmak masa başı ve sandalye isteyen bir faaliyettir. Ve özgürlükle uyumlu değildir.

O yüzden yürümeye devam etmeli. Adımlarımız hızlandıkça düğüm gevşeyecek, sorunları hesap kitapla değil, yaratıcılıkla çözebilmenin yolu açılacaktır önümüzde (yine aynı bilim adamlarına göre). Aristo’dan Beethoven’a, Einstein’dan Yaşar Kemal’e, sadece bilgi dağarcığımızı genişletmekle kalmayan, düşünme sistematiğimizde de devrimler yapanların yürümeyi yüceltmesi tesadüf olmasa gerek. “Tüm büyük fikirler yürürken düşünülmüştür” diye özetlemiştir Nietzsche.

Dolayısıyla yürümenin politik bir faaliyet de olabileceğine şaşırmamalı. Dünya tarihini etkileyecek bir “Büyük Yürüyüş” de olsa, sanatsal bir performans olarak Kanal İstanbul Hattı boyunca “İki Deniz Arası”nı bağlayacak bir parkur çizmek de (Atlas İstanbul 2013) olsa yürümek, bir düşünceyi iletmenin en yalın halidir. Dolayısıyla yolu sık sık kesilir.

Ayrıca yasaklanacak kadar tehlikeli bir spor olduğunu biliyor muydunuz yürümenin? Amerika ve Avrupa’da uzun yürüme yarışmaları, büyük izleyici kitleleri çekiyor, sporcuları kahramanlaştıran hikayeleri gazeteleri kaplıyordu yüz sene öncesine kadar. Altı gün süren yarışmalar gitgide uykusuz kalma gösterilerine dönüştükçe kimin en uzun süre ayakta kalabileceğine dair bahisler oynanıyor, sporcular patır patır dökülüyordu. Sonunda New York’lu vaizlerin baskısı üzerine getirilen yasaklama kararı halen yürürlükte!

Kısacası, kendisi için ve safça yürüyen insan güzel yaşar. (…) Başına buyruk, zihnimizin bizi alıp götürdüğü yere; dinç ve hızlı adımlarla…

*Atlas Ağustos 2016 Editör yazısından…

Kapak fotoğrafı önemlidir. Sattırır, vitrine çıkarır, tıklattırır.

Kapak fotoğrafı boştur. Göstermeli, anlaşılır olmalı, başlığa yer bırakmalı.

Kapak fotoğrafı kırmızı ve kadındır. Gözü çelmiştir, sayfalarında umut vadetmiştir.

 

İyi kapak fotoğrafı vardır; fotoğrafçı adına övünülecek yanı yoktur.

İyi fotoğraf vardır; kapakta yeri yoktur.

 

Yayın yönetmeni “özel çekim” ister onun için.

Editör “konu” ister vaadini karşılamak için.

Fotoğrafçı zaman ister, ikisini de susturmak için.

 

Kimi kapağı, kimi konuyu,

Ümidini yitirmeyen, “fotoğrafını” çeker.

O da şanslıysa ancak, zamanı varsa ve yürüyorsa.

Ve seçiyorsa: Önce çektiklerini, sonra da çekeceklerini…

 

Bir ihtimal vardır o zaman:

Konuyu yayın yönetmenine, kapağı da editöre vermelidir!

 

Sonra,

Yine kırmızıdır, kadındır.

Başlık için boşluktur.

Ve vaattir. Bu sefer fotoğrafçı vermiştir!