Bosluk

Seçmek zahmetini göstermediğiniz fotoğrafları değerlendirme zahmetini başkasına vermeyiniz!

 

Küçükken güzellik yarışmalarını severdim. Kimseye itiraf edemezdim ama Miss World, Miss Universe, başka ne “Miss” varsa da kaçırmazdım! Ta ki -bilmem kaçıncı seferden sonra- beğendiğim adayların hiçbir zaman kazanamayacağına, kazananları da hiçbir zaman beğenemeyeceğime, sıkıcı bulacağıma hükmedinceye kadar. Son seyrettiğim yayını hatırlıyorum. Açık ara en güzel olduğunu düşündüğüm Estonyalı aday ancak üçüncü olabilmişti. Demek ki sorun bendeydi! Neyin güzel, çekici olduğunu bilemiyor olmalıydım.

Sonra fotoğrafa ilgi duymaya başladım. Fotoğraf yarışmalarını takip ettim. Katılmadım ama daha iyi fotoğraf çekebilmek, neyin beğenildiğini anlamak için bir kaynak olarak kullanabileceğimi düşündüm. Fakat yine birincinin sıkıcılığı ile karşılaştım. Üçüncülük veya mansiyon ödülü alan fotoğraflar arasında heyecan verici olanları çıkıyordu bazen. Kazanan fotoğraflar ise beni fotoğraftan soğutmak için seçiliyordu sanki. Sorun hala mı bendeydi?

En güzel olanın niye hiçbir zaman kazanamayacağını ancak seçici kurula –ne yazık ki sadece fotoğraf yarışmalarında!- dahil olduğumda anlayabilecektim. Şöyle bir sahne düşünün: Egosu sağlam, fotoğraftan en iyi kendisinin anladığını düşünen (ama mutlaka mütevaziliğiyle övünen) 4-5 “fotoğraf emekçisi” bir odaya kapanmışız, yüzlerce fotoğrafa, saniyede bir kare hızında bakıyoruz. Herkes kendi en iyisini çabuk bulur. İyi fotoğrafın kötü bir özelliği vardır: Kelimelere dökülemez, açıklanamaz ve mutlaka da bir kusuru vardır. O kusur diğer seçiciler tarafından zevkle(!) kullanılır. Sonunda birbirini ikna edemeyen ekip puanlama sistemine geçer. Kendi beğendiğine en yüksek, “çok kusurlu” bulduğu diğerlerininkine en düşük puanı verir. Az kusurlu fotoğraflara ise herkesten puan çıkar. Sonucun nereye gittiğini görüyorsunuzdur!

Hiçbir fotoğraf her açıdan iyi değildir.

Ama çok daha önemlisi var: Bazı fotoğraflar hiçbir açıdan kötü değildir! Sadece sıkıcıdır. Kazananlar bunlardır.

Ben o yüzden bir Estonyalıyla evlenmeyi tercih ettim!

50mm objektifiniz fotoğrafınızı iyileştirir, kendinizi tekrarlamaktan alıkoyar ve –tercihiniz başka bir odak uzaklığı olsa da- zihninizi arındırır.

Zoom objektifin tanıdığı sonsuz imkan, hep aynı fotoğrafı çekmemize sebep olur. İç mekana girdiğimizde, açık alana çıktığımızda, hatta uçsuz bucaksız bir manzara karşısında bile aynı perspektifi, kafamızın içindeki doğruyu buluruz.

Kafamız iyi çalışmaz; öngörüler ve yargılar tarafından yönetilir. Bildiklerimiz, hayal gücümüzün sınırlarını belirler. Sonunda –fotoğrafımızda- unsurlar birbirine benzer uzaklıktadır; bir oda içinde veya şehir manzarasında olması fark etmez. Geniş açının 3-5 metrede gördüğü ile telenin 30 metreden sıkıştırdığı “katmanlar” aynı etkiyi verir.

50mm ile bir odaya girin. Oradan fotoğraf çıkarmak zorunda olduğunuzun, “amatör ruhun” sorumsuzluğuyla değil, görsel bir derdiniz olduğunun bilinciyle (ve evet, küçümsediğimiz kelime: profesyonelce) bize orayı anlatın. Aynı objektifle sokağa devam edin, mahalle aralarını çalışın. Sonunda ise mutlaka (ama mutlaka) bir de genel bir peyzaj çıkartın. Çekmeyin; söke söke, içinize sinen, insanlı veya insansız, genel/geniş bir fotoğraf çıkartın.

Bir araya getirdiğiniz -ve tabii sıraladığınız- fotoğraflar, hepsi aynı objektifle çekilmiş olmasına rağmen en büyük çeşitliliği içerecektir. Ama daha kritik ve can alıcı olanı, fotoğrafın sahibinin tarzını, görsel derdini ortaya koyacaktır.

O görsel derdin -50mm’nin kendisi gibi- son derece sıkıcı mı olduğu, yoksa gerçek sorunlara getirdiği yaratıcı çözümlerle bir hayal gücünün temsili mi olduğu ortaya çıkacaktır!

Fotoğraf: Yeniköy-İstanbul

İnsanları ve yüzlerini izin almadan fotoğraflayabilme ve yayınlayabilme hakkımızı sonuna kadar savunmalıyız! Bir önceki yazım bununla ilgiliydi.

Şimdi bir de tavsiyem olacak: İnsan yüzlerini -özellikle de yüz ifadelerini- fotoğrafa dahil etmemek, fotoğrafımızı bunun üzerine kurmamak için elimizden geleni yapmalıyız! Hukuki veya etik sebeplerle değil, tamamen fotoğrafımızın özgünlüğü, kalıcılığı adına.

Yüz ifadesi fotoğraf için, haber bültenindeki dramı arttırmak için kullanılan keman müziği gibidir. Karşınızdakini kolayca ağlatır ya da gülümsetirsiniz.

Oysa, tek başında fotoğraftaki kişi olmamalıdır bize nasıl hissetmemiz gerektiğini dikte eden.

Yüz ifadeleri fotoğrafınızdan rol çalar. Zanaat yapmaktan öteye geçemezsiniz. Bir heykelin veya tablonun röprodüksiyonundan farkı var mıdır o fotoğrafın?

İyi bir grafiti, önünden biri geçiyorken çekilmiş diye iyi bir fotoğraf olur mu?

Tabii ki hiç bir şey bu kadar siyah-beyaz veya net veya keskin değil! Biraz abarttığımın farkındayım. Tersine bir örnek vereyim: Jürisinde bulunduğum bir fotoğraf yarışmasında kazanan fotoğraf, İstiklal Caddesi üzerinde büyük boy, çerçeveli bir fotoğrafı sırtlamış götüren birini içeriyordu. Taşıdığı fotoğraf, caddenin kalabalığına tezat oluşturmakla kalmıyor, iki fotoğrafa da (yani fotoğraftaki ve elimizdeki) yeni anlamlar yüklüyordu. Sonrasında fotoğrafın içindeki fotoğrafı çeken fotoğrafçının iddia ve talep edeceği gibi, ödülü hak eden kendisi değil; fotoğrafına fazladan anlam yükleyen, sırtladığı fotoğrafı götüren adamı yakalayan, bizim ödül verdiğimiz fotoğrafçıydı.

Ama yüz ifadesine dayalı fotoğrafımıza, bir gün o yüzün sahibi talip olur, “bu benim fotoğrafım” derse, bence her iki anlamda da (fotoğraftaki ve fotoğrafı “yapan” kişi olarak) haklıdır!

Yakında mecbur kalacağız saklamaya, saklanmaya; aksi halde fırsatını bulan, bizi mahkemeye verip para cezasına çarptırabilecek. Az buz da değil; fotoğrafçıyı doğduğuna, makineyi eline alıp alacağına pişman edecek meblalara!

Yüzleri gözükenlerden bahsediyorum! Artık tanınır olan birinin fotoğrafını çektiğinizde ve bunu yayınladığınızda fotoğrafçı olarak haksız bulunmanız yüksek bir olasılık.

Önce şunu netleştirelim: Sokaklar ve genel olarak kamuya açık tüm alanlar, tanım gereği hukuken de, insanların özel hayatlarından ve mahremiyetlerinden kendilerinin sorumlu olduğu yerlerdir. Dolayısıyla fotoğrafını çektiğiniz kişinin özel hayatının tacize uğradığını iddia etmesi mümkün değildir. Bu basın özgürlüğünün de en büyük dayanaklarından biridir.

Durup dururken kendimizi gazetelerde görüyor olmamamızın sebebi, bizi tanımayanlar için bir şey ifade etmememizden, “önemli” olmayışımızdandır! Ancak basın sadece sıcak haber yapmaz; İstanbul’un apaçileri de, Toros Dağları’nın Yörükleri de, sokakta günlük hayatını sürdüren biz de basının konusuyuzdur. Bu durumda öne çıkan da genellikle şahsımız değildir.

Sokaklar, meydanlar, lokantalar v.b. yerler, içinde yaşadığımız kültürü ve dönemi ancak içinde yaşayanlarla beraber yansıtabilir. Bunu doğal bir şekilde yansıtabilmenin tek yolu da insanları doğal hareket ve davranışlarından alıkoymamaktır. Klişe bir son olacak ama: Öyle bir memleket olduk ki sadece hırsızlık yaparken yakalanan yöneticiler değil; sigara içerken veya sevgilisini aldatırken yakalan bile çözümü basını susturmakta buluyor! (ya da bunu fırsata çevirip fotoğrafçıdan hayatında bir arada görmediği, asla biriktiremeyeceği paralar istiyor).

SC_Izlanda_4594

Gezi fotoğrafçılığı Türkiye’de özel bir itibara sahip. Niye böyle olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ben Atlas dergisini coğrafya ve kültür dergisi olarak tanımlarken karşımdakiler bazen çıtayı daha da yükseğe koyduklarını düşünerek sözde bana destek veriyorlar: Evet, bir gezi dergisi!

Gezi fotoğrafçılığına veya dergilerine karşı kötü hisler beslemiyorum. Ancak doldurdukları boşluğun yanlış tarif edildiğini düşünüyorum. Hani sorduklarında herkes, televizyonda en çok belgesel seyrettiğini söyler. Doğru olmadığını biliriz. Ama bir de gerçekten belgesel seyrettiklerini düşünenler var, kastettikleri çoğunlukla gezelim-görelim programlarıdır.

Gezi fotoğrafçılığını/filmciliğini/dergiciliğini belgesel sayabilir miyiz? Etiyopya’nın Omo vadisi yerlilerinin fotoğraflarını sekseninci defa gördüğümüzde ne hissediyoruz? Ya da İzlanda’nın şelalelerini, Katmandu’nun tapınaklarını, Tayland’ın rahiplerini? Hele bir de insanlar buruşuk yüzlü portre, şelaleler tripod üzerinde uzun poz, şemsiyeler de her zaman kırmızı ise? Muhtemelen becerebilenimiz sıkıntısını ifade ediyor, kalanlarımız “aa, güzel olmuş” deyip geçiyor.

Peki, bir sorum daha var: Bu fotoğrafları gerçekten de ilk defa gördüğümüzü varsayalım. Şimdi ne olacak, belgesel mi? Bizim “cahilliğimiz”, ilk kez görüyor olmamız, önümüzdeki fotoğrafın değerini arttırır mı?

Oysa “gezi fotoğrafçılığı” ile belgeselin çok basit bir ayrımı var: Gezi fotoğrafçısı gezenin ilk gördüğünü; belgesel fotoğrafçı ise orada yaşayanın kanıksadığını çeker. (Panayırlar gezi fotoğrafçısının, panayırcılar belgesel fotoğrafçının ilgi alanıdır.)

Şöyle bir sadeleştirme yapabiliriz belki: Fotoğrafını rota belirliyorsa gezi, rotanı fotoğraf belirliyorsa belgesel çekiyorsun!

Ha, bir de üçüncü seçenek var! Esasında –panayırcıyı da çekiyor olsak- gerçekten de gezi fotoğrafı çektiğimizi itiraf etmek zorunda kalmadan önceki son sığınağımız: Sokak fotoğrafçılığı. Ona ayrıca değineceğim.

Sizce?

TURKEY / Istanbul / The ferries are a perfect place where people feel free to do what they don't really otherwise do in public (like showing effection, laughing out loud, drinking etc...). The ferries sailing on the boshorus between the two continents provide plenty of scenery. © Sinan Cakmak/Anzenberger

SC_TaksimEylemler_5020

 

 

Cide

Basit bir çözümü, kolayca uygulayabileceğimiz formülü olsun isteriz öğrenmeye çalıştığımız işin. Buna karşılık da o işin ustalarının klişe cevapları vardır: çok çalışmak, sabırlı olmak! Her soru için doğru olan cevabın kimseye bir faydası var mıdır, tartışılır…

İyi fotoğraf çekmenin sırrı bence doğru eleştiriyi bulabilmekte yatıyor. Eleştiri muhatabına ayrı, yapanına ayrı sorumluluk yükleyen bir iletişim biçimidir. İki tarafın birbirini tatmin etmeye değil, anlamaya çalışması gerekir. Fotoğrafçının bir derdi, eleştirenin bir zevki vardır. Ancak “dertli” olanın anlaşılabilir, “zevkli” olanın farklı anlatı biçimleri olduğunu bilmesi faydalı bir iletişime olanak sağlar. İyi eleştiri bazen ağırınıza gider, bazen mutlu eder ama mutlaka sizin göremediğinizi gösterir. “Farkında” olmanızı sağlar.

“Ama bu fotoğraf için haftalarca plan yaptım, saatlerce yürüdüm, yağmurda sırılsıklam oldum!” Editörlerin duymaya alışık oldukları savunma cümleleridir. Oysa ne kadar çaba ve emek harcadığımızın bir önemi yoktur! Bazen bir ana gösterdiğiniz tepki en iyi fotoğrafınızla sonuçlanır. Emek bu tepkiyi gösterebilecek içgüdüyü edindiğiniz senelerde yatmaktadır!

Herkesin sırrı, önceliği birbirinden farklıdır. Bazısı dağcılık, dalgıçlık gibi yeteneklerini öne çıkarır, bizi ulaşamadığımız yerlere götürür; bazısı sosyal yeteneklerini konuşturur, kimsenin giremediği kapıları açtırır. Bunları yaparken akıllarında hep bunu nasıl görselleştirebilecekleri vardır. Gözümüzün görmediği karanlıkta saklananı göstereninden, insansız hava araçlarıyla makinesini uçuranına kadar sırrını teknolojinin açtığı yeni imkanlarda arayanımız vardır. Uğraşısına felsefi yaklaşan, doğru anı beklemekten asla sıkılmayan veya tersine; doğru ruh halini sıkılmakta bulanımız var. Fotoğrafçı dediğiniz çok çeşit…

Konuştukça ortak bir sırları da olduğunu fark ediyorum: Çok çalışmak, sabırlı olmak!

* Fotoatlas İlkbahar/Yaz 2015 sayısının Editör notu.

 

Blog_8_SD_ENDLESSHARVEST_067

Fotoğraf: Servet Dilber / Aksaray

 

Uzun soluklu projesi olmayan bir fotoğrafçı var mıdır? Peki ya bu projesini tamamlayan, kitap veya sergisini yapan?

Ya da birbirinden bağımsız konular için çektiği fotoğraflardan hasbelkader toparladığı serginin esasında ince hesaplanmış, uzun soluklu bir projenin parçası olduğunu iddia etmeyen?

En iyi işlerin kısa ve yoğun çalışmalar sonucu yapıldığına iyice ikna oldum. Buna vesile olan Servet Dilber’in çok yakın zamanda kitapçılarda bulabileceğiniz kitabı: Bitmeyen Hasat.

Benim de uzun soluklu bir projem var. Ruh halime göre adına Lodos veya İki Kıyı diyorum. Konusunu sorana Anadolu’nun kıyılarını çalıştığımı; Dersim veya Ankara fotoğraflarının kıyıyla ne alakası olduğunu merak edene “metafor” diye bir şey olduğunu hatırlatıyorum. Metaforun tek başına okuru (veya “bakarı”) ikna etmeyeceğini bildiğimden hâlâ fotoğrafların çoğunda deniz veya göl unsurunu bulundurmaya ise özen gösteriyorum.

Ancak bir başka problemim var: Projemin bir sona kavuşma ihtimali gittikçe düşmeye başladı. Sebebi fotoğrafımın zamanla değişmeye başlaması. Projenin çerçevesini ilk çizdiğim 2005 yılında çektiğim fotoğrafları son senelerde çektiğim fotoğraflarla bir araya getiremez, sıralayamaz oldum.

“Egeli Olmak” Atlas için gerçek anlamda istediğim tarzda çalışabildiğim ilk konu olmuştu. Ege’yi klişe sembolleriyle -efeleri, deve güreşleri, Çomakdağı vs.’siyle- değil, oralıların günlük hayatlarında yaşadığı ve hissettiği şekliyle fotoğraflamaya çalışmıştım. 12-15 fotoğraflık serim beni uzun süre tatmin etti. İki farklı mevsimde üç defa, 8-10’ar günlük seyahatler yapmış, Ege’yi boydan boya kat etmiştim. İstediğim yerde bir kaç gün geçiriyor, fotoğraf çıkmaz dediğim yerleri es geçiyordum. O zaman şöyle bir inancımız vardı: Günde bir kare çıkmalı! Çıkıyordu da.

Sonrasında İstanbul’da ve Karadeniz’de çok sayıda konuya gittim. Ancak çalışma tempom değişti, daha çok çalışıyor, daha az fotoğraf çıkarabiliyordum. Ege’de kendiliğinden gelen fotoğrafı Karadeniz’de söke söke almak gerekiyordu. Daha zor ama daha zevkliydi, hafiften entelektüel bir çalışma yaptığımı hisseder olmuştum.

Sorun da burada ortaya çıkıyordu: Hâlâ aynı hikâyeyi anlattığımı düşünüyor ama farklı yöntemler kullanıyordum. Fotoğrafları bir araya getirmem tabii mümkün olamazdı. Ne zaman ki Dersim’de çektiğim bazı fotoğrafları da Lodos serisine dahil etmeye kalktım, işte o zaman karım “Yok, artık!” diye duruma el atma ihtiyacı duydu. Oysa Lodos’u en iyi o martılı fotoğraf anlatıyordu bence!

Sonra Gezi oldu! Tesadüf eseri ilk gününden itibaren, görev icabı takip etmeye başladığım olayları, günler ilerledikçe heyecan ve mutlulukla takip eder ve çok çeşitli yönünden fotoğraflar olmuştum. Bu süreci bir başka blog yazısında ele almayı umuyorum. Ancak önceki çalışmalarımdan farklı bir yanı vardı bu konunun: Tesadüfi de olsa bir başlangıç, neyse ki tembellik etmeyip takibine devam ettiğim bir gelişme ve oldukça net bir sonucu vardı bu sürecin (süreç devam ediyor diyecektir çoğumuz, ama unutmayın, ben işin takip edilebilir görsel tarafından bakıyorum bu blog sayfasında). Yoğun çalışma ve kısa süre, tutarlı bir iş demek oldu.

Blog_8_SD_ENDLESSHARVEST_016

Fotoğraf: Servet Dilber / Adana

Sonunda Servet Dilber’in kitabına dönebileceğim galiba… Bitmeyen Hasat her yönüyle çok iyi bir fotoğraf kitabı. Belirli bir konuya odaklanırken, içerik uğruna görselliğinden taviz vermeyen, tersine, görselliğin içeriği güçlendirdiğinin farkında olan bir bakış açısının ürünü. Türkiye’den çıkma bu seviyede bir başka fotoğraf kitabı bilmiyorum. Bu görüşümü kitabın teknik kalitesi -renk ayırımı, baskısı, cildi- de güçlendiriyor.

Bu son paragrafa gelebilmek için niye bu kadar yazdım? Çünkü anlamaya çalışıyorum. Servet Dilber ile on seneyi aşan bir dostluğumuz var. Gerek rakı masasında, gerek seyahatlerde uzun soluklu projeler üzerine kesmediğimiz ahkâm, çalışmayı planlamadığımız konu kalmadı! Hiçbirinin olmayacağını biliyorduk herhalde. Neyse ki hiçbiri olmamış, hiçbirisi Bitmeyen Hasat kadar iyi olamazmış.

Not: Kitaptaki fotoğraflara ayrıca değineceğim ve eleştirilerimi de sıralayacağım bir başka sefere! O kadar kolay elimden kurtulamazsın Servet!

Fotoğrafçıların iki farklı ilgi alanına sahip olduğunu düşünüyorum. Birincisi ekipman merakı: Her iyi veya yeni makineye ve objektife sahip olmak istiyoruz. Optik formüller hakkında çok güzel ahkam kesiyor, Canon ve Nikon’a neyi nasıl yapmaları gerektiği hakkında bol bol öğüt gönderiyoruz. Leica’nın kendisine ise bir şey demiyoruz, ama alabilenlere, boynunda gezdirenlere “uyuz” oluyoruz!

İkinci ve epey geriden gelen ilgi alanı ise fotoğrafın kendisi. Konuşacağınız her fotoğrafçı size önemli olanın fotoğraf olduğunu, ekipmanın ise hiç önemi olmadığını söyleyecektir. Dikkat edin, bu insanların yanında en az sekiz kiloluk bir ekipman çantası göreceksiniz!

Fotoğrafçının kişisel gelişimi genellikle şu şekilde oluyor:

(Ekipman açısından)

  1. evre, amatörlükten-profesyonelliğe geçiş: Her aldığımız makine öncekine kıyasla büyüyor ve pahalılaşıyor. Objektifler en genişten en dar açıya kadar çeşitleniyor. Çantamız taşıyor, içinde su terazisinden ND gradasyon filtresine kadar her şey bulunuyor. Omzumuzda taşıdığımız “battery-grip”li makinedeki zoom objektif mutlaka en uzun konumunda duruyor.
  2. evre, profesyonellik dönemi: Reklam fotoğrafçısıysa tüm ekipman, üzerine para-flaşlar vs. eklenmiş halde taşınmaya devam ediyor; ama asistanlar tarafından (tabii işler yolundaysa)! Düğün fotoğrafçısıysa tüm ekipman getiriliyor, müşteriye gösteriliyor, ama içinden tek makina ve objektiften (ve tabii reflektör) başkası kullanılmıyor. Basın fotoğrafçısı için tek fark ekipmanın, o da nadiren, ajans/gazete tarafından sağlanıyor olması! Editoryal işler yapan bir foto-muhabir ise ikinci evreyi parasızlıktan dolayı atlıyor, üçüncü evreye dikey geçiş yapıyor.
  3. evre, emekliler ve parasızlar: Az ekipman kullanmak bir gurur meselesidir. “Tek makine, tek objektifle her şeyi çekerim” iddiası hali vakti yerinde olanlar için “iyi fotoğrafçı” olduklarının kanıtı, azla yetinmek zorunda olan foto-muhabirleri için erdem ise meselesidir.

(Fotoğraf açısından)

  1. evre: Fotoğraf ne kadar kontrast ve koyu ise o kadar iyidir. Gün batımı sevenler birinci evreye bile varamamış olanlardır onların gözünde. Ama gün doğumu sevilir, çünkü fotoğraf çekmek için erken kalktığının kanıtıdır (tabii gösterdiği fotoğraf esasında gün batımında çekilmiştir, o kısmı ayrı).
  2. evre: Fotoğraf ne kadar yumuşak, de-satüre ve büyük kağıda basılmışsa o kadar iyidir.
  3. evre: Foto-muhabiri peyzaj, peyzaj/doğa fotoğrafçısı insan, reklam fotoğrafçısını video klip çekmeye başlamıştır.

Neyse ki sadece 50mm objektif kullanıyorum! Dolayısıyla ekipman fetişizmine karşı bağışıklığım var. Keyfime göre dolabımdaki altı 50mm’den birini seçiyorum olup bitiyor!

Bu arada gün doğumlarını sevdiğimi de itiraf ediyorum!