Deniz durgun, velodrom ise dalgalı. Küçük balıklar gibi gençler, bir gözüküp bir kayboluyorlar. Dizginlemeye çalışıyor, üzerinde sörf yapıyor dalgaların, bisikletleriyle!

Etraflarında ise gittikçe büyüyen, büyüdükçe de hızlanan, sabırsız bir sürü dönüyor. Her turu önde bitirebilmek için önce birbirlerinin kuyruklarına sokuluyorlar, sonra yemi havada kapmak ister gibi ani bir hamleyle finiş çizgisine atılıyorlar.

Aynı sahne dört yüz metrede bir tekrarlanıyor. Yorulup soluklanmak için sürüden -ya da bisikletçi terminolojisiyle ‘peloton’dan- ayrılanlar sağa yanaşıp tempolarını düşürüyorlar. Sonra velodromun eğimli dönemecinde yükseliyor, ivme kazanarak pistin içine iniyor ve tekrar diğerlerinin arasına dalıp dönmeye devam ediyorlar.

‘Neyse ki buranın eğimi o kadar da fazla değil!’ diyor 1991-2015 seneleri arasında üç kez Türkiye şampiyonu olan milli bisikletçi İrfan Türetgen. Türkiye’de 80’lerin sonuna kadar faal olan üç velodromu hatırlıyor. ‘Bursa, Balıkesir ve Konya’daki pistler standartların dışında yapılmıştı. İyi girmezsen viraja uçardın!’ Bakımsızlıktan kullanılamaz hale gelince de kapatılmıştı hepsi.

Maltepe’de izlediğimiz bisikletçiler, neredeyse otuz yıl aradan sonra -2014 yılında- yapılan ve hala Türkiye’de tek olan velodromu dönüyorlar. ‘Hep aynı turu atmak sıkıcı değil mi?’ diye soruyorum, biraz da Türetgen’i kışkırtmak için. Pistten beni karşılamak için çıktığında, aldığı keyif yüzünden belliydi çünkü… Bir yandan da merak ediyorum: Bisiklet yolunda sürmek isteyenler için Fenerbahçe’den Maltepe ve Kartal’a uzanan güzergah dururken, burası niye ve nasıl bir alternatif olsun ki?

‘Sahil yolunda 25km hız limiti var’ diyor. Piknikçiler, çocuklar ve yürüyüşçüleri bisikletçilerden yalnızca bir çizgi ayırıyor. Dolayısıyla hız limiti kesinlikle gerekli. ‘Ama ciddi bir antrenman amacı güdenlerin ihtiyacı da güvenli bir şekilde karşılanmalı.’ Bu, sadece pistin yürüyüş yollarından ayrı, trafiğe kapalı olmasıyla sağlanmıyor; bisikletçilerin kendilerini tehlikeye atmadıklarını, kasklarını taktıklarını, yayaların korkulukları geçmediklerini kontrol eden bir güvenlik görevlisiyle de destekleniyor. ‘Bu hepimizin güvenliği için önemli’ diyor pistin tek tur ve 10km rekorunu elinde tutan ‘hoca’ lakaplı, İstanbul Üniversitesi’nde Mikrobiyoloji Profesörü Türetgen. ‘57-58km hıza çıkabiliyoruz antrenman sırasında’.

Arada yağmurun çiselediği, Marmara Denizi’nin bir anda çıkan gökkuşağıyla Prens adalarına bağlandığı öğlen saatinde, dalgalarda seyreden kızımı izliyorum. Gülücükler saçarak yanıma geliyor: Burası lunaparktan daha da eğlenceliymiş!

Güvenliğimizi sağladıktan sonra eğlence başlıyor çünkü… Hepimiz kalbimizi ‘zone 5’te çalıştırıp performans yapmak zorunda değiliz ya! Velodromun ortasındaki ‘dalgalı’ BMX/Dağ bisikleti pisti, tekniğini geliştirmek isteyen ya da küçük tepeciklerinden fırlarken karnının gıdıklandığını hissetmek isteyenleri, yani sanırım hepimizi davet ediyor. Yeni indirdiği sporcu uygulaması Strava’ya ilk turunu da öyle kaydediyor 8 yaşındaki kızım, ‘Veldorom’da Eğlence Turu’.

Orman ve dağ patikalarında bisiklete binmek, onun büyük hayallerinden biri. Ama önce toprakta bisikletinin yer tutuşunu hissetmesi, kısa ve dik eğimlerle başa çıkabilmeyi öğrenmesi gerekiyor. Kendine güven kazanması, aşağıya baktığında heyecanlanmasına ve ‘birazcık’ ürpermesine sebep olan rampayı inmeyi becerebilmesiyle başlıyor.

‘Zaten bu bir eğitim velodromu’ diyor ‘hoca’. Geçtiğimiz haftalarda genç bisikletçilere sprint atma, omuz omuza mücadele etme eğitimi vermişler. Alanı çevreleyen çimenlik de usturuplu düşmeyi öğretmek için kullanılmış. Yakında yer alacakları yarışlarda, pelotonda nasıl hareket etmeleri gerektiğini öğrenmeleri ve alıştırma yapmaları gerekiyor.

Ama sadece eğitim ve antrenman amacıyla kullanılmıyor burası. Yarışlar da düzenleniyor. Özel girişimlerin Türkiye’nin çeşitli yerlerinde düzenledikleri Gran Fondo’ların (kitle katılımına açık 100km’yi geçen amatör bisiklet yarış/turlar) sayısı her sene artarken, velodrom yarışlarına özel bir ilginin doğması şaşırtıcı olmasa gerek. Dünya’da olduğu gibi, Türkiye’de de bisiklet sporuna olan ilgi hızla artıyor. Geçtiğimiz ekim ayında düzenlenen Malt-Crit kriteryum yarışı bunun son örneğiydi.

Ciğerim yanıyor, gözüm kararıyor! Hızımın peşinden nabzım yükseliyor. Sanki velodrom altımda, başım da etrafımda dönüyor. Yavaşlamam gerekiyor artık. Çünkü benim de bir başka amacım var velodromu kullanmakta. Yokuşlarda fazla zorladığım ve sonrasında gerekli dinlenme süresi tanımadığım için sakatladığım dizimi iyileştirmek… Yüklenmeden, yüksek pedal devriyle, turlamam gerekiyor. Yine de kendimi tutamayıp Strava hesabıma bakıyorum. Velodrom’u 36sn’de turlamışım. ‘Hoca’nın rekorundan 10sn yavaş!

Gözüm uygulamadaki haritada bulunduğum yere ilişince ise kendimi gülümsemekten alamıyorum. Denizdeyim gerçekten! Maltepe açıklarında… ‘Ben sabırsız bir balık, sen de mutlu bir yunussun’ diyorum kızıma. Dolgu alanın, haritada güncellenmemesini diliyorum içimden. Ve dönmeye devam ediyoruz!

Kıdemli bir gazeteciyle beraber habere gittiğiniz oldu mu hiç? Yanında bir foto muhabiri olmasının keyfini çıkardığını, size makineyi doğrultacağınız yeri gösterip durmasından anlarsınız. Eski günleri hatırlıyordur… Siz onun yazacaklarının kanıtını gösteren kişisinizdir. Dolayısıyla yanından bir an için bile ayrılmanıza tahammülü yoktur. Ama kibardır ve tepkisini, tatlı bir huysuzluk olarak algılamanızı ister. Yaşına hürmet etmeliyizdir…

Peki o eski gazetelerdeki fotoğrafları hatırlıyor musunuz? Önemli unsurlar daire içine alınmış veya ok işaretiyle gösterilmiştir. Hatta bazen olayın şahidi, köyün muhtarı veya hikayenin kahramanı eliyle gösterir bakılması gereken yeri. Ama fotoğraf çekilmiştir, fotoğrafçı görevini yapmıştır! Dönemi iyi bilen fotoğraf editörü arkadaşımın anlattığı gibi, ‘o zamanlar’ fotoğraf makinesi verilenler, eli kalem tutmayanlardı!

Biraz ağır geliyor değil mi? Oysa iyi foto muhabirleri vardı, şimdi de var… Çok temel bir sorun ise hala büyük ölçüde yerinde duruyor. Yazı işleri büyük oranda “yazar” kökenli gazetecilerden oluşuyor. “Adı üzerinde, ‘yazı’ işleri” diyeceksiniz. Belki de foto muhabirliğinin gelişmesi önündeki engelleri temizlemeye buradan, yani isminden başlamamız gerekiyor! Fotoğraf editörünün, “gösteren” fotoğraf isteyen yayın yönetmeni, yazı işleri müdürü ve sayfa editörüne karşı tek başına karşı durması mümkün müdür? Oysa mesela “editörler masası’”, yazı, fotoğraf ve tasarımın dengesinin belirlendiği ve haberin nasıl en etkili biçimde verilebileceğine karar verilen yer için daha uygun adlandırma değil midir?

Çünkü foto muhabirinin derdi göstermek değil, anlatmaktır. Bazen ‘yakalar’, bazen biriktirir, bazen teşhir eder… Foto muhabirini, cep telefonu taşıyan vatandaştan ayıran, fotoğraf makinesini bir kayıt cihazı olarak değil, iletişim aracı olarak kullanmasıdır. Herkesin gördüğü de; kimsenin bilmediği de, onun gözünden okura aktarıldığında bir yorum içerir.

İnsanların 80%’i gazete ve dergilerin sadece fotoğraflarına bakıyor. Beğenirse altlarını okuyor, ilgilenirse ana yazıya devam ediyor. Manşet ise haberin okunmasından çok, satışı etkiliyor.

Bu bilgi Türkiye’de yazı işleri masasında, pek çok ülkeden farklı algılanıyor. Haftalık haber ve aylık coğrafya ve kültür dergilerinde fotoğrafın kalitesi ve kullanım boyutu yükseliyor, sayısı düşüyor. New York Times gibi gazetelerin baş sayfalarında nadiren tek fotoğraftan fazlası kullanıyor. Oysa bu sabah elime ilk aldığım yüksek tirajlı gazetemiz, 20’den fazla fotoğrafla yapıyordu açılışı! Ama bu kadar çok (ve kötü) fotoğraf, sayfaya bakış süremi arttırmak yerine azaltıyordu.

Basınımızda foto muhabirine önem verildiğini göstermenin yöntemi, kendisine, çalışmaya gittiği olayın önünde poz verdirip yayınlamak. ‘Foto muhabirimizi gönderdik’ demek başlı başına bir haber niteliği taşıyor! Çektiği fotoğraflar için iç sayfaları karıştırdığınızda ise yine ajanslardan alınmış fotoğraflara rastlıyorsunuz.

Ama fotoğraflarımız artık uluslararası ajanslar ve sosyal medya sayesinde görülüyor. Kadrosunda olduğumuz yayın tarafından önemsenmeyip, ancak yurt dışında ses getirdiğinde Türkiye’de yayınlanan fotoğraflarımızı toparlarsak, sağlam bir almanak bile çıkarabiliriz her sene. Hem böylece sorunun, elimizin kalem tutmamasında değil, gözümüzün tahakküm altına alınmak istenmesinde yattığını anlatabiliriz.

Fotoğraf: Gezi olayları sırasında medya da protestolardan payını aldı. İstiklal Caddesi, Beyoğlu, İstanbul

* Türkiye Foto Muhabirleri Derneği’nin Foto Muhabiri dergisi için hazırlandı.

 

 

 

Beş adımda geçmişinizi güvenceye alın.

Fotoğraflarınızı sakladığınız hard disk var ya… Bozulacak! Yakında, belki yarın, belki yarından da yakın, çocuklarınızın fotoğraflarını göstermek için diskinizi bilgisayarınıza takacaksınız ve… hiç bir şey olmayacak! Boş ekrana bakakalacaksınız. Kabloları takıp çıkartacaksınız, bilgisayarı re-start edeceksiniz ama bir şey değişmeyecek. ‘Hiç böyle yapmazdı’ diyeceksiniz…

Evet, çünkü her hard disk bir kere bozulur!

Ve o ‘bir kere’, size hayatınızın en travmatik günlerinden birini yaşatmaya adaydır. Çünkü çocuklarınızın ilk adımları, sizin en güzel seyahatleriniz, dedeleriniz ninelerinizin yüz sene önce çekilen ve tarattırıp sakladığınız portreleri, tüm anılarınız önünüzde duran ve cevap vermeyen o kara kutunun içindedir. Alıp fırlatmak için davranırsınız, ama kendinize gelip durur, tatlı sözle gönlünü almaya çalışırsınız: Hiç böyle yapmazdın…

Empati yoksunu, soğuk birisi olmakla suçlanmam bile o hard disk yüzündendir! ‘Hak ettin’ derim çünkü. Tüm dostlarımı, fotoğrafçı arkadaşlarımı en başında uyarmışımdır. Fotoğraflarının arşivlenmesi, işlenmesi konusunda elimden gelen yardımseverliği göstermişimdir. Ama onları ikinci görüşüm ancak hard diskleri bozulup beni hatırladıklarında olur! Aynı yardımseverliği, kaybettikleri fotoğrafları kurtarmak için göstermemi beklerler! ‘Recovery programı diye bir şey varmış’ derler utangaçça.

Çözüm yoktur! Hard diskin bozulacağını bilip, buna göre önlem almak vardır. ‘Bugün bir hard disk aldım’ cümlesi yanlış bir davranış biçimini tanımlar. Hard disk ikişer ikişer, tercihen üçer üçer alınır çünkü. Kasada ödeme yaparken katlanan masraf değil, tüm geçmişiniz akla getirilir.

‘Ama sen profesyonel fotoğrafçısın, senin sermayen fotoğrafların’ diyerek arşivleme işini abarttığımı söyleyenlere öncelikle ‘fotoğraf ile sermaye’ kelimelerinin bir arada komik kaçtığını kibarca anlatmaya çalışırım. Sonra da arşivlemenin profesyonel olmayanlar için daha da önemli olduğunu vurgularım. ‘Ben en kötü ihtimalle işimi kaybederim, sen geçmişini!’.

Önce bir düzen kurulmalı. Bilgisayarınız bir depo değildir. Fotoğrafları kameranızdan hard diskinize aktarırken kullanacağınız bir aracıdır. Bunu yaparken ki en önemli görevi taşıdığı bilgiyi isimlendirmektir. Yüzlerce hatta binlerce fotoğrafı nasıl isimlendireceğim diye korkmayın. İşletim sistemleri genellikle klasör dolusu fotoğrafı bir kerede, sizin belirlediğiniz düzende (‘Batch Rename’) isimlendirebiliyor.

İsimlendirme sistematiğini en başında doğru kurgulamak, hard diskinizi yedeklemek kadar önemli. Yanlış isimlendirilmiş veya klasörlenmiş bir fotoğrafın isterse on kopyası olsun, siz ulaşamadıkça bir işine yaramaz. Ben iki farklı düzen kullanıyorum. Aile fotoğrafı dışındaki tüm işlerimi isim ve soyadımın baş harfleri_konu/yer adı_dosyanın orjinal dört haneli numarası şeklinde saklıyorum. Yani bu makale için fotoğraf çekmiş olsaydım dosya ismi SC_Arsivlemek_1234 şeklinde olacaktı. Aile fotoğrafları için ise, aradığımı bulmayı kolaylaştırdığı için çekim tarihini öne çıkaran bir yöntem kullanıyorum: YYAAGG_Aile_XXXX. Yani yakın zamanda çektiğim bir fotoğraf 170210_Aile_1234 diye adlandırılmış olabilirdi.

İsimlendirme düzenini herkes kendi ihtiyacını düşünerek belirlemelidir. Sonra da bunu tutarlı olarak uygulamalı ve asla taviz vermemelidir. Çünkü ‘IMG_’, ‘DCS’ gibi fotoğraf makinenizin atadığı isimlerle başlayan dosyalar girmiş arşiv bir daha kolay kolay iflah olmaz.

Prensip şudur: İsimlendirme sadece sizin için bir anlam ifade etmemeli, herkesin anlayabileceği bir sistematiğe sahip olmalıdır. ‘BuyukNinem1’ diye bir fotoğraf sakladığınızı varsayalım. Bu büyük ninenizin yeryüzündeki tek bu isimlendirme yerinde sayılabilir (ki yine de yeterli değildir). Aksi halde, bu fotoğrafı da büyük ninenizin yüzlerce fotoğrafı arasında kaybetmeyi hak ediyorsunuzdur!

En başından adım adım yürüyelim: Birincisinde bilgisayarınıza aktardığınız fotoğrafları adlandırdınız. İkinci adım bu fotoğrafları en az iki ayrı hard diske kopyalamak… Bu kopyalardan bir tanesi fiziksel olarak başka bir mekanda saklanmalıdır (eviniz yanabilir).

Fotoğraflarımıza bakmaya ancak üçüncü adımda başlayabiliriz. Bu sefer amacımız iyi fotoğrafları öne çıkarmak, arşivin kalabalığı içinde unutulmalarının önüne geçmek. Bunun için bir ‘A’ klasörü açıp seçtiklerinizi buraya kopyalayabilirsiniz. Ancak çok disiplinli olmak ve birbirine benzeyen fotoğraflardan sadece bir tanesini seçmek bu aşamanın püf noktası. Lünaparkta çektiğiniz, çarpışan arabalardan tek bir kare seçilecek! Oğlunuz ve kızınız farklı karelerde sevimli çıkmışsa birine kıyılacak! Diğerinin hakkı dönme dolap fotoğrafında verilecek. Sonunda ‘A’ klasörü, sizin bilgisayarınızda daimi olarak tutabileceğiniz, flash diskte yanınızda taşıyabileceğiniz, kimseyi sıkmadan gösterebileceğiniz fotoğraflardan oluşur ve bol bol kopyası bulunur.

Adımların dördüncüsü hayatımızı kolaylaştıracak ve ek bir önlem sayılacak ‘bulut’ aşaması. ‘A’ klasörünüz çok fazla fotoğraf içermediği için ‘bulut’ta veya maillerinizde saklanabilir. Bu sadece yedeklemeye değil, bilgisayar veya hard diskiniz yanınızda olmadığında da fotoğraflarınıza ulaşabilmenizi sağlar.

Beşinci ve sonuncu aşamada ise ‘paranoya’ ve ‘komplo teorileri’ boyutuna yolculuk yapıyoruz! Farkında mısınız, fotoğraflarımız sadece dijital halde duruyor? Elimizle tutamıyoruz, varlıklarını kanıtlayamıyoruz. Ya elektromanyetik bir savaş çıkar ve tüm fotoğraflarımız silinirse? Peki Jpeg, Tiff veya RAW dosyalarının 40 yıl sonra hala tanınır ve açılabilir olacağına nasıl emin olacağız? On sene önce fotoğraflarınızı kopyaladığınız CD’yi sokacak bilgisayar bulabiliyor musunuz hala? USB2’ler antika oldu bile, USB3’e ise alışamadan USB-C’ler çıktı. Disklerimizin bozulmadığını varsayalım (ki bozulacaklar) kablolarını nereye sokacağız?

Bunun tek çözümü -ve gerçek arşivciliğin gereği- fotoğraflarımızı bastırmak. En fazla önem verdiğimiz fotoğrafları, fotoğraf makinelerimizin çözünürlüğünü koruyacak bir boyutta (A3 genellikle uygun bir boyut), arşivlik iyi kalite bir fotoğraf kağıdına bastırmalıyız. Ama sakın basılı fotoğrafın güzelliğinin cazibesine kapılıp duvarınıza asmaya kalkmayın: solar! Fotoğraf karanlık bir kutuda saklanacak ve tüm dijital kopyalar yok olmadan gün yüzü görmeyecek!

Ama sanırım artık işin prensibini anladınız: Fotoğrafınızın ikinci ve üçüncü baskısını yaptınız ve duvarınıza onu astınız. İçiniz rahat, geçmişiniz güvende. Hard disklerinizden birisi bozulduğunda ise diğer yedeğinin kopyasını anında çıkarıyorsunuz. Bilmiş bir edayla ekliyorsunuz: Bunlar da hep bozuluyor canım…