Önce kaç senedir üzerine çalıştıklarını anlatır fotoğrafçılar genellikle projelerinden bahsederken. Sonra konusunu söylerler. Ne zaman biteceğini ise “son birkaç kare kaldı” diye tarif ederler. Hiçbir zaman bitmeyeceğini kabullendiklerinde ise toplarlar tüm fotoğraflarını, ortaya karışık bir retrospektif sergisi yaparlar.

Uzun soluklu bir projenin altından kalkabilmenin sırrı projeyi mümkün olduğu kadar kısa tutmakta yatıyor!

Bunun açıklaması, hepimizin bilgi, deneyim ve zevk anlayışının zaman içinde değişiklik göstermesinde yatıyor. “Lodos” adını verdiğim projemin ilk fotoğrafları, Atlas için çalıştığım “Ege’li Olmak” konusundan çıkmıştı. Anadolu’nun kıyılarında yaşanan kültürleri folklorik geleneklerinden ayırmak, gerçekte hüküm süren günlük hayat üzerinden görmek istiyordum. Fotoğrafların amacımı karşıladığını düşünüyordum.

Sonraki konularımı, bir yandan da Lodos’a devam edebilmek için Karadeniz kıyılarından seçmiştim. Ancak çalıştıkça ve istediğim fotoğrafı çekebildikçe seçkim, genişlemek yerine daralıyordu! İçerik olarak sağladığım tutarlılığı anlatım dilinde yakalayamıyordum. Ege fotoğrafları görsel olarak birbirlerine yakındı, arka arkaya dizdikçe yumuşak ve uyumlu bir geçiş sağlıyordum. Ama “folklorik” öğelerden kaçınacağım derken içeriğe ve genel kent ve coğrafya fotoğraflarına boş vermiştim. Yeni fotoğraflarım ise birbirlerinden teknik ve görsel olarak daha bağımsız, her türlü tekrardan kaçınan ama kendi arasında belirli bir tutarlılık izliyordu. Ama Ege, Karadeniz ile bir araya gelmiyordu! Ege’de çok daha uzun süreye yaydığım seyahatlerimden çıkan fotoğraflarda, Karadeniz’de yaptığım hızlı çalışmaya kıyasla farklı bir görsel dil kullandığımı fark ettim.

Sorunun çözümünü bulmaya yaklaştığımı düşünüyorum. Ege fotoğraflarımda ciddi bir kıyıma gittim ve görsel temsil kabiliyeti kuvvetli olanları öne çıkarttım. Seçkinin daralması bundandı. Karadeniz’de çektiğim fotoğraflarla da bağ kurabilmek için birazcık daha çalışmam gerekiyor. Son bir kaç kare kaldı!…

Tüm bir sonbahar fotoğraf düşünüyor, fotoğraf konuşuyoruz! Türkiye’deki fotoğraf festivalleri artık olgunlaştı, her sene benzer yüksek standardı tutturuyorlar. Pek çok şehirde dernek ve vakıfların öncülüğünde düzenlenen fotoğraf günleri ve buluşmaları da eklenince bu mevsimimiz, sergiler, söyleşiler, portfolyo değerlendirmeleri ve imza günleriyle geçiyor.

Ancak her buluşma sonrasında içimde aynı eksiklik duygusunu hissediyorum. Sergilenen fotoğrafların sahipleri de, izleyenleri de –profesyonel veya amatör- fotoğrafçılar. Biz galiba birbirimizi ağırlayıp duruyoruz!

Bu sene de sıra bana gelmişti! Geçtiğimiz seneler fotoğraflarını görmeye gittiklerimle yer değiştirmiş, -pek çok başka fotoğrafçıyla beraber- Bursa Fotofest’te, “kabul” edenler tarafına geçmiştim.

Sadece sonbaharda da değil; ne zaman bir kitapçıya uğrasam yine aynı his kaplar içimi. Sanat kitapları reyonunda çok sayıda fotoğraf kitabı/albümü görmek, beni mutlu ettiği kadar cevabını bulamadığım sorular bırakır önüme. Fotoğraf “sanatçı”sı kim tarafından kabul görmek veya anlaşılmak ister acaba? Göçebe tarım işçileriyle aylarını –hatta yıllarını- geçiren, çocuklarını okula gönderememelerine, karınlarını zorlukla doyurmalarına şahit olan ve bunu anlatmak istediği için kitap yapan fotoğrafçı ile Türkiye’nin olağanüstü peyzajlarını, doğasını kendi görsel yorumuyla paylaşmak isteyen fotoğrafçı aynı kitleye mi hitap ediyordur? Niye aynı rafta yer alırlar? Gezi olayları üzerine çalışılmış fotoğraf albümlerinin yeri mesela, aynı konu üzerine araştırma yapmış yazarların kitaplarının yanı değil midir?

Çalıştığımız projeyi söyleşiler veya kitap önsözlerinde açıklama ihtiyacı duyduğumuzda, fotoğraflardaki insanları, olayları veya coğrafyayı ön plana çıkarır, motivasyonumuzu sosyal sorumluluğumuza bağlarız. Çekim tekniğinden bahsetmek, bu durumda bir tabudur neredeyse. Ama sonra da fotoğraflarımızı -belki de farkında olmadan- sadece diğer fotoğrafçılara gösteririz! Ve merak ederiz; kadrajın nasıl da özenle düzenlendiğinin, kağıdın ve baskının kalitesinin farkına varmış mıdır acaba karşımızdaki?!

Bunu doğru da buluyorum! Fotoğrafın anlatım tekniğini veya dilini, ancak bu işi bizim kadar bilen birini etkileyerek daha yüksek bir seviyeye çekebiliriz. Gel gelelim fotoğrafçılık denen bu iletişim zincirinin son ve en önemli halkasını boşluyoruz. O halka bizim birbirimizi ağırlamaktan fazlasını yapmamızı sağlayacak, derdimizi daha geniş kitlelere ulaştıracak güce sahip. Düşünmemiz ve bulmamız gereken, o halkanın ne olduğu…

  • Fotoatlas Sonbahar 2016, Editör yazısı. (Fotoğraf: Bursa Fotofest’te kızlarım Milene ve Lilia fotoğraflarımı yerden yere vuruyor).

 

“Yürüyen insan uzun yaşar” derdi anneannem. En son 95 yaşında ziyaretine gidebilmiştim. Görme yetisini kaybedeli 30 seneyi geçmişti; duyma yetisi de iyiden iyiye kötüleşmişti. Yalnız yaşıyordu. Ama elinde değneği, omzunda engelini belirten rozetiyle adımları da, zekası ve espri yeteneği gibi hala dinç ve hızlıydı.

Yürüyen insan yalnızdır. Doğada, herkesten uzakta da olsa, şehrin göbeğinde iş çıkışı telaşında da, öyledir.

Ve en özgür halindedir! İç dünyasından ibarettir o anda. Hızla yürürken bir anda yavaşlarsa mesela, hesap yapmaya başladığını anlarsınız. Kafasının karışıklığı ayaklarına dolanır sanki. Otursa daha iyi olacağında hemfikirdir bilim adamları. Hafızanın derinliklerine dalmak, sayıların veya anıların hesabını yapmak masa başı ve sandalye isteyen bir faaliyettir. Ve özgürlükle uyumlu değildir.

O yüzden yürümeye devam etmeli. Adımlarımız hızlandıkça düğüm gevşeyecek, sorunları hesap kitapla değil, yaratıcılıkla çözebilmenin yolu açılacaktır önümüzde (yine aynı bilim adamlarına göre). Aristo’dan Beethoven’a, Einstein’dan Yaşar Kemal’e, sadece bilgi dağarcığımızı genişletmekle kalmayan, düşünme sistematiğimizde de devrimler yapanların yürümeyi yüceltmesi tesadüf olmasa gerek. “Tüm büyük fikirler yürürken düşünülmüştür” diye özetlemiştir Nietzsche.

Dolayısıyla yürümenin politik bir faaliyet de olabileceğine şaşırmamalı. Dünya tarihini etkileyecek bir “Büyük Yürüyüş” de olsa, sanatsal bir performans olarak Kanal İstanbul Hattı boyunca “İki Deniz Arası”nı bağlayacak bir parkur çizmek de (Atlas İstanbul 2013) olsa yürümek, bir düşünceyi iletmenin en yalın halidir. Dolayısıyla yolu sık sık kesilir.

Ayrıca yasaklanacak kadar tehlikeli bir spor olduğunu biliyor muydunuz yürümenin? Amerika ve Avrupa’da uzun yürüme yarışmaları, büyük izleyici kitleleri çekiyor, sporcuları kahramanlaştıran hikayeleri gazeteleri kaplıyordu yüz sene öncesine kadar. Altı gün süren yarışmalar gitgide uykusuz kalma gösterilerine dönüştükçe kimin en uzun süre ayakta kalabileceğine dair bahisler oynanıyor, sporcular patır patır dökülüyordu. Sonunda New York’lu vaizlerin baskısı üzerine getirilen yasaklama kararı halen yürürlükte!

Kısacası, kendisi için ve safça yürüyen insan güzel yaşar. (…) Başına buyruk, zihnimizin bizi alıp götürdüğü yere; dinç ve hızlı adımlarla…

*Atlas Ağustos 2016 Editör yazısından…